19.09.2009

MySpace ve Last FM'e erişim engellendi!


İki kapatma haberi bugün gündeme bomba gibi düştü. Ve yine kimsenin haberi olmadan. Sessiz toplumumuzun bazen ses çıkarıp, bazen de seslerini dinleyebildiği iki büyük oluşum (üstelik Türkçe) MySpace ve Last FM an itibarıyla kapalı. Bu sefer konu ne Atatürk, ne de müstehcenlik. Konu büyük ihtimalle telif hakları. Ve tabii ki olayın arkasında da MÜ-YAP var. Yüzbinlerce yerli kullanıcının paylaşımları maalesef bir mahkeme kararıyla tamamen yok edilebiliyor. Burada bunu yapmak o kadar işte bu kadar kolay...
Peki tepkisiz mi kalacağız? Elbette ki hayır!

12.09.2009

Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!

Bu yazı bilinçli olarak akademik bir format kullanmıyor. Türkiye’nin internetle yaşadığı serüvenin nerdeyse tamamını, ilgili sivil toplum kuruluşlarında ve bilişiim hukuku odaklı profesyonel örgütlenmelerde çalışarak, şura, konferans, zirve, çalışma grubu gibi platformlara katkıda bulunarak geçirdim. Türkiye’de internet sansürünün gelişimini konu alan bu yazı tamamen kişisel tecrübelerimin kısa bir özeti niteliğini taşıyor. Bir işlevi var: İnternet sansürünün nerden gelip nereye gittiğini tam olarak bilmeyen yeni kuşaklara bir kısa tarih sunmayı amaçlıyor. Bu tarihi doğrulayacak belgeler internette mevcut ve kamusal bilgi sınıfına giriyor.
Yazının ikinci işlevi ise, internet ile ilgili düzenlemeleri yakından izleyen biri ve ilgili konularda politika ve strateji geliştirilen platformların katılımcısı olarak, Türkiye’de sansür ve denetim mekanizmasının mümkün geleceği konusundaki öngörülerimi aktarmak. Yazının bu tarafı tamamen kendi kişisel düşüncelerimden oluşuyor. Umarım yanılırım.

Türkiye’de internet kullanımı, uluslararası gelişimiyle neredeyse eşzamanlı olarak, 1990’lı yılların ikinci yarısında yaygınlaştı. 2001 yılına gelinceye kadar interneti düzenlemek için herhangi bir özel hukuki girişim görmedik. O döneme kadar tek tük müdahalelere örnek olarak, eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. Maddesinin 1. fıkrası uygulanarak mahkumiyetle sonuçlanmış iki dava verilebilir: Emre Ersöz ve Coşkun Ak davaları... Her iki dava da kurumları “tahkir ve tezyif etmek” suçlamasıyla açılmıştı. (Daha sonra 159. Madde yeni TCK’ndaki ünlü 301. Maddeye dönüştü.)

İnternet ile ilgili, sansüre de yola açan ilk cezai düzenleme DSP-MHP-ANAP koalisyonundan geldi. Sene 2001 idi. Basın Yayın Yasası'na interneti de dahil edip her yayının bir kopyasının valiliğe ve basın savcılığına gönderilmesini şart koşan, yeni suçlar yaratan bir kanun tasarısıydı bu (Radyo veTelevizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, T.B.M.M. (S. Sayısı : 682), Dönem: 21 Yasama Yılı: 3).

Bu bir sansür yasası değildi. Çok daha ağır cezai yaptırımlar getiriyordu. İnterneti sadece medyaya indirgeyen bir yaklaşıma sahipti. Örneğin her internet yayınının künyesi ve sorumlusu olmasını istiyorlar ve TCK'nın ilgili yasalarını işleterek ciddi hapis cezaları öngörüyorlardı. 2001-2002 dönemi böyle geçti. Ciddi bir muhalefet yapıldı, Baroları arkamıza aldık, Bilişim STK'ları çok daha aktifti. 1. Bilişim Şurası bu sıralarda toplandı. Kamuoyunu yanımıza çekmeyi bir şekilde başardık. Yasa Cumhurbaşkanı'ndan döndü. Aynı yasayı biraz değiştirip 4676. Sayılı Kanun olarak tekrar Meclis’ten geçirdiler. Yayının basılı kopyasını sunmak komedisi kalktı, ama hakaret, yalan beyan “ve benzeri eylemler” suçlamaları baki kaldı. Yasa, özellikle milletvekillerine yönelik eleştirileri engellemek, meclis dışı siyasal muhalefeti etkisizleştirmek amacını taşıdığı gerekçesiyle yoğun bir biçimde eleştirildi. Yasa tekrar önüne geldiği için Cumhurbaşkanı onaylamak durumunda kaldı ve yasa geçti.

Bu arada TCK'daki bilişim suçları ve internetle ilgili sorunlu maddeler de DSP-MHP-ANAP koalisyonunun eseridir. Bu aynı hükümet, Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı Bilgi Güvenliği Yasasını da çıkarmaya çalıştı. Ama yasa geri çekildi. Çokuluslu şirketler ciddi karşı lobi yaptı, çünkü kantarın topuzu kaçmış, şirket gizliliği diye bir şey kalmamıştı. Her türlü bilgi devlet malı haline geliyordu. Şirketleri kollasalardı, kişisel mahremiyeti tümüyle hiçe sayan bu yasa da sorunsuz bir şekilde geçerdi. Yani küresel kapitalizmin de yararları oluyor!
Medeni Kanun'da yer alan hakaretle ilgili maddelerin internete uygulanması da bu hükümet döneminde başladı. Şimdi Adnan Oktar o dönemde yerleşmiş hukuki tenayülleri kullanarak sitelere erişimi engelletebiliyor.

Bilişim hukukunun tartışılmaya başlandığı 2000 yılından 2002’nin sonuna kadar, DSP-MHP-ANAP koalisyonu internet ve bilişimle ilgili tek bir olumlu düzenleme yapmadı, sadece olumsuz düzenlemeler geliştirdi. Meraklısı 1. Bilişim Şurası'nın Hukuk Raporunu okusun. Hala internette. (http://bilisimsurasi.org.tr/cg/rapor/hukuk.zip) (2. Bilişim Şurası Raporu, nedendir bilinmez, yayından kaldırılmış. Taslak raporu şuraya yerleştirdim: http://www.scribd.com/doc/17017490/2-Bilisim-Surasi-Taslak-Raporu)

Sonra kriz patladı, hükümet düştü. Ak Parti dönemi başladı. İlk hükümet dönemi, bazı güzel hayallerle geçti. İvme kazanan Avrupa Birliği uyum sürecinin de bir gereği olarak, STK'larla çalışacağız dediler, bazı olumlu düzenlemelerle ilgili olarak görüşlerimize başvurdular. Bilgi ve iletişim teknolojilerinini bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi hedeflerinin koordinasyonu için e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nu kurdular, STK'ların da en azından “izleyici” olarak katılmasına izin verdiler. Sadece olumlu düzenlemeler yapacağız dediler. Yıllardır çıkması için uğraştığımız, bir önceki hükümetin yüzüne bile bakmadığı e-imza yasasını geçirdiler mesela. Sonradan kadük hale gelse de, Bilgi Edinme Yasası o dönemde geçti (yasayı kadük hale getiren bürokrasi ve kolluk kuvvetleridir, yasayı istisnalarla delik deşik edip, rövanşını “Devlet Sırrı” kavramıyla aldılar).

Herkes internet sansürünü 2007’den başlatma eğilimindedir. Oysa 2001-2006 yılları internet sansürünün yükseliş dönemidir. 2000 ile 2007 yılları arasında, sanıldığının aksine, bir çok site engelleme olayı yaşanmıştır. Nedense bunlar pek göze batmadı. Başta Türk Ceza Kanunu’nun ilgili madeleri olmak üzere, Medeni Kanun, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gibi düzenlemelerin hükümlerine dayanarak, yetkili mahkemeler tarafından verilen pek çok erişim engelleme kararı, doğrudan internet servis sağlayıcıları tarafından uygulandı. (Bunların en ünlüsü subay.net sitesidir.) Bu engelleme kararlarının büyük kısmı, devleti ve kurumlarını aşağılama gerekçesiyle verildi. 2005’te MÜYAP’ın FSEK yoluyla “yetkili kurum” statüsü kazanmasıyla engellemelerin sayısı bir anda arttı. 2005-2007 arasında 1500’den fazla site sadece MÜYAP girişimiyle engellendi.

Sonra Ak Parti’nin ikinci dönemine girdik. Ortam sertleşmeye ve AB süreci tavsamaya başladı. 2006 sonu ve 2007 başı, etkili bir medya operasyonuyla, önce satanizm, sonra da çocuk pornografisi bahanesiyle internetin “halk düşmanı” ilan edildiği dönem oldu. Gençler ve çocuklar internetten korunmalıydı, yoksa ya satanist olup intihar edecekler, ya da çocuk tacizcilerinin eline düşeceklerdi Böyle bir hava estirildi. Önce Adalet Bakanlığı 2006 Haziran’ında bir taslak hazırlamaya başladı. Taslak bir ceza hukuku metniydi ve bilişimle ilgili tüm suçları bir torbaya atıp tüm cezaları da ½ oranında artırmayı amaçlıyor, hatta yeni suçlar yaratıyordu. Taslak sansür değil kıyım yasasıydı. Sessizce ortadan kayboldu.
Bir başka taslak daha hazırlanmaya başlandığı duyuldu. Bu kez taslak metin içerik suçlarını düzenleyecek, bunu için de AB Siber Suçlar Konvansiyonu’na uygun olarak iki temel suçu ele alacaktı: Çocuk pornografisi ve ırkçılık... İnternet ve bilişim hukuku ile ilgili sivil çevreler olarak, bizler bu taslağa destek vermeye karar verdik. Bu konuda çeşitli görüşler üretip Adalet Bakanlığı’na sunduk.

Ancak bu sırada Ulaştırma Bakanlığı'nın internet operasyonunun başladığını bilmiyorduk. İnterneti ve giderek tüm bilgi ve iletişim teknolojilerini Ulaştırma Bakanlığı’na bağlama operasyonu....

Konuyla yeterince ilgil olmayan diğer bakanlıklar ve bu arada Adalet Bakanlığı devre dışı bırakıldı ve çocuk pornografisi taslağının yerine yerine 5651 kod adlı internet sansür yasasını geçiriverdiler! Bizim üzerinde çalıştığımız taslak da diğer bilişim suçları kanun taslağı gibi gizemli bir şekilde ortadan kayboluverdi...

5651 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” Meclis’ten hızla geçti. CHP Milletvekili Osman Coşkunoğlu dışında bu yasaya muhalefet eden tek bir milletvekili bile olmadı. Hatta muhalefet partileri “Torba Yasa”nın içini daha da doldurmak için uğraştı. Atatürk’e hakaret de bu arada muhalefet milletvekillerinin önerisiyle torbaya girdi, ama neyse ki “laikliğe ters davranış” gibi ekstra öneriler devre dışı kaldı! Yasa Cumhurbaşkanı’na gönderildi. 2002'de RTÜK yasasını hak ve özgürlükleri kısıtlıyor diye geri çeviren Cumhurbaşkanı Sezer, 2007'de 5651'i şak diye onayladı... (İktidar erozyonuyla gelişen “devlet refleksi” olsa gerek...)

Yasa çıktıktan sonra, interneti hedef alan dezenformasyon kampanyasının birdenbire dindiğini gördük. Satanistler ortadan kayboldu. Çocuk pornografisi suçlamasıyla tutuklananların çoğu salıverildi (çünkü “yakalanan” materyalin çocuk pornografisi değil yasal porno olduğu anlaşıldı). Ama bu bilgi toplum hafızasında hiç yer tutmadı (Ben bu durumu, ilk körfez savaşı sırasında tüm medyanın kullandığı petrole bulanmış zavallı karabatak kuşunun, aslında Fransa açıklarındaki tanker kazasının kurbanı olduğu anlaşıldığında, bu dezenformasyon ortaya çıktığında, hiç bir tepkinin doğmamış olmasına benzetirim).

5651’in ne demek olduğunu anlatmayacağım. Yakın tarihin bu bölümünü herkes yeterince biliyor: 3000’den fazla sansürlenen site, yönetmeliklerle giderek ağırlaştırılan ve sansüre denetimi, izlemeyi, dinlemeyi de ekleyerek bireysel hak ve özgürlükleri ihlal eden bir mekanizma... Oto-sansürün yaygınlaşması, kurum ve kuruluşların, üniversitelerin, belediyelerin keyfince uyguladığı filtreleme ve denetim sitemleri... Böylece Türkiye internet sansürcüsü ülkeler ligindeki yerini almış oldu...

Peki, Ulaştırma Bakanlığı’nın internet operasyonu nasıl yürüdü? Önce E-Dönüşüm İcra Kurulu'nu kadük hale getirdiler. Bu kurul, kısmi bir yönetişim ve katılım sistemiyle bilgi ve iletişim teknolojileri hakkındaki politika, strateji ve eylem planlarının üretilmesinden sorumluydu. İçinde dört bakan, bir başbakan yardımcısı, meslek örgütleri, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve STK’lar bulunuyordu. Gerçi sivil katılım izleme ile sınırlıydı, ama bu bile birşeydi. Kurul’un başında o zamanki Devlet Bakanı Abdüllatif Şener vardı. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) de kendisine bağlıydı. DPT kurulun sekreteryasını yürütüyordu. DPT, bir planlama teşkilatı olarak odağını e-devlete çevirdi ve STK katılımcısı bizlerin tüm uyarılarına rağmen “bilgi toplumu” ve “bilgi ekonomisi” gibi çok daha geniş hedeflerle ilgili herhangi bir yaklaşım geliştirilmedi. Bu boşluk da Ulaştırma Bakanlığı tarafından gayet iyi bir şekilde değerlendirildi.
2006 yılında “Bilgi Toplumu Stratejisi” ve ekli Eylem Planı ortaya çıktığında, ana odağın mekanik e-devlet çalışmalarından ibaret olduğunu ve internet ile ilgili tasarruf yetkisinin Ulaştırma Bakanlığı’na havale edildiğini gördük. Onlar da beklendiği gibi, merkeziyetçi paradigmayı aynen internete uygulamaya koyuldular.

Normalde Telekom sektöründe serbestleşmenin sağlıklı yürümesi için icat edilen ve bağımsız olması gereken Telekomünikasyon Kurumu'nu (TK) kendilerine bağlayıp, sonra da Elektronik Haberleşma Kanunu (EHK) kapsamında adını değiştirip (Bilgi Teknolojileri Kurumu - BTK) bu mekanizmanın çekirdeği haline getirdiler. TK daha önce de işlevini tam olarak yerine getiremiyordu (Telekom sektöründe fiili tekel hala devam ettiğine göre serbestleşmeden söz etmek ironik olur!), Koalisyon döneminde MHP'nin kadrolaşma odağı haline gelmişti ve böyle devletçi temayüllere hep teşneydi. Ak Parti, EHK kapsamında kurumun adını, işlevini değiştirip TK’yı MHP kadrolarından temizledi ve kendi kadrolarıyla bilgi ve iletişim teknolojileri ve internet düzenleme, denetleme ve yönetim kurumuna dönüştürdü.

2007 sonunda ortam gerilip Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldıktan sonra, kabine değişikliği oldu. Abdüllatif Şener gitti, yerine Nazım Ekren geldi. Sonra o da gitti derken, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu tamamen etkisizleşti. Bütün bu süreçte Kurul’a vekaleten başkanlık eden kişi Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım idi...

Bu operasyon sürerken, yasalar çıkarken, muhalefet, yani ne CHP ne de MHP gıkını çıkarmadığı gibi sonuna kadar da destek verdi. Nitekim 5651'in böyle torba bir yasa haline gelmesi, Atatürk meselesinin işin içine sokulması bu iki partinin eseridir.

Yani demem odur ki, ne zaman internet rüştünü ispatladı, ordu, emniyet, istihbarat ve bürokratik elitler bastırmaya başladı, bu işe el atın, diye. 2001-2005 döneminde gördüğümüz olumsuz düzenleme örnekleri bu baskının bir sonucudur. Siyasilerin de canına minnet. İnternet gibi dinamik, ele avuca gelmez bir ortamı başıboş bırakmaya gönülleri razı olmadı! Ak Parti'nin ilk döneminde havanın biraz değişip sansür ve denetim mekanizmasının yeraltı nehri gibi akması, yapılan tek tük olumlu düzenlemeler, sadece AB sürecinin dinamizmi yüzündendir. (O dönemde ciddi bir baskıcı girişim olmadığı için toplumsal tekpi de yoktu. Siteler sessizce, dağıtık mahkeme kararlarıyla ve ISS’ler eliyle engelleniyordu.)

Kısacası bu konunun siyasi partilerle değil, Türkiye'deki bürokratik devlet mekanizması ve onun merkeziyetçi yönetsel modeliyle ilgisi var. İktidara kim gelirse gelsin, kamu yönetim reformu yapılıp bu mekanizma dönüştürülmeden, birey hak ve özgürlüklerine saygılı bir demokratik hukuk devleti kurulmadan, daha ne sansür, ne izleme, ne denetlemeler göreceğiz! Elbette, bir de AB uyum sürecini vargücümüzle desteklememiz gerekiyor! Çünkü hak ihlallerinin önündeki en büyük engel bu süreç...

Şimdi de gelelim bu işin nasıl devam edeceğine ilişkin öngörülerime...

Şu habere bir bakın: "Ulaştırma Bakanlığı, 27 Eylül – 1 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da 10. Ulaştırma Şurası’nı gerçekleştirecek. Ulaştırma Şurası öncesi gerçekleştirilen İletişim Altyapı Çalıştayı sonucunda hazırlanan raporda “Türkiye’nin 2023 Bilişim Hedefleri”ne ilişkin 105 ana hedef belirlendi."

Bu Şura’da internetle ve BİT ile ilgili önemli hedefler konuşulacak. Bu tür platfomlardaçok bulunduğumdan, hele de 2023 gibi herkesin bayıldığı sembolik bir tarih hedeflenmişken, neler konuşulacağını gayet iyi tahmin ediyorum. Ama bu kez işin arka planında farklı dinamikler de olabilir. Bu Şura o kadar kapsamlı ki, şimdiye kadar farklı bakanlık ve kamu birimlerine adreslenen bir sürü konu, nedense gelip Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanıyor. Adı “Ulaştırma Şurası” olan bir platformda bu bilişim hedeflerinin konuşulması yeretince ironik değilmiş gibi!
Bence bu toplantı Ulaştırma Bakanlığını'nın internet ve tüm bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü ile ilgili planlarını taçlandıracak. Bu tür konular eskiden e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun gündemiydi. Ulaştırma Bakanlığı bu kurulun kadük kalmasıyla birlikte mevzileri birer birer ele geçirmeye başladı.

Ama hatırlayalım, bu operasyon daha önce başladı... Taa 2006'da... Ulaştırma Bakanlığı önce Adalet Bakanlığı'nı by-pass edip 5651 çıkarıp TK'yı işin içine sokup interneti kendine bağladı. Sonra TK'yı BTK yapıp tüm BİT sektörünü benden sorulur dedi. Bu arada 5651 kapsamında oluşturulan bir kurul olan İnternet Kurulu'nu da bünyelerinde kurup, STK'ları içine alıp bir tampon mekanizması oluşturdular. Böylece Bilişim STK'larını etkisiz hale getirdiler.
Operasyonun bir sonraki adımı bakanlığın adını değiştirip Bilgi Teknolojileri ve Ulaştırma Bakanlığı yapmak...

Bu arada, Başbakanlık bünyesindeki e-Devlet Danışma Kurulu bir yasa taslağı hazırladı (E-devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Taslağı). Bu taslağa göre bir kurul oluşturulacak ve e-devletle ilgili konular onlardan sorulacak. Buradaki niyet, kadük olan e-Dönüşüm İcra Kurulu yerine Başbakanlık bünyesinde yeni bir kurumsal yapı oluşturmak. Burada bir işbölümü ortaya çıkıyor...

Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir. Bunu yapabilir, çünkü Başbakan e-devlet konusunu umursamakla birlikte, geri kalan konularla Ulaştırma Bakanı’nın ilgilenmesinden memnun olacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Başbakanlık'taki danışma kurulunun işi zor (bu arada hazırladıkları yasa tasarısı tamamen merkeziyetçi ve başarısız olmuş eski yapının zaaflarını şiddetlendirerek yansılayacak gibi görünüyor. Bkz. "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı": Yönetişim fobisi, Özgür Uçkan)

Sansürün geleceğinde, üç vadeye kadar, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın devreye girmesi ve HADOPI-OPPSI yasalarından “esinlenilen” yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu görüyorum! Bu konuda Ulaştırma Bakanlığı da destek olur, çünkü yeni yasaya göre izleme-denetleme işini BTK bünyesindeki TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) yapacak. Bu da TİB'e iyi bir bütçe aktarımı ile IP bazlı izleme için yeni bir sistemin kurulmasıyla mümkün olacağına göre! Al gülüm ver gülüm..

Bütün bunların üstüne Genelkurmay Başkanlığı, çekmecesindeki Ulusal Bilgi Güvenliği Yasa Tasarısı'nı çıkarırsa, olay taçlanır o zaman.

Hala kişisel verilerimizin hukuki korunma altında olmadığını, bu konudaki yasa tasarısının yıllardır Meclis’e gelip gelip geri döndüğünü, kolluk kuvvetlerinin istisna talepleriyle delik deşik olmuş bir şekilde çıkarsa da kadük olacağını düşünürsek (Bkz. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun devlet sırlarıyla kadük hale gelmesi...), işimiz zor...

Yani, sansür mekanizması, dinleme, izleme, denetleme mekanizmalarıyla birleşerek büyüyecek, anayasal hakkımız olan düşünce ve ifade özgürlüğümüzün yanı sıra iletişim özgürlüğümüz ve bireysel mahremiyet hakkımız da ihlal edilecek demektir.

Daha önce söyledim. Ama tekrarlamam gerek: Bu mekanizma siyasi partilerin eseri değil. Bu, merkeziyetçi, hantal, atıl ve eski paradigmaya bağlı yönetsel modelin ve onun ürünü olan bürokratik sistemin eseri...

İktidar, zannettiğiniz gibi hükümetten değil, bu devasa sistemden oluşuyor. Kimin hükümet olduğu değil önemli olan, sistemin özü önemli. O yüzden bu kısa tarihte de bir “devamlılık” görüyorsunuz.

İktidarlar her yerde “düzenleme”den denetlemeyi, izlemeyi ve yönetmeyi anlarlar. Demokrasi bu anlayışın birey lehine denetlenmesi ve kısıtlanmasıdır. Hukuk devleti budur: hukukun bireyi devletten koruduğu, bu amaçla devleti denetlediği, açık, şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir sistem...

Bu yazıda sergilediğim gelecek öngörüsü, tecrübelerime dayanarak edindiğim, “distopik” bir bakış... Yani, bu kısa geçmişte olup bitenleri alıp mantıksal sonuçlarına doğru izlediğimde böyle bir gelecek tasarımı elde ediyorum. Umarım yanılıyorumdur.

Ama şuna da inanıyorum: Eğer yanılırsam, beni yanıltacak olan “onlar” değil, sizler, "net vatandaşları", netdaşlar olacaksınız!

7.08.2009

İnternetinizin ayarlarıyla oynamayın! - Kemal Kılıçdaroğlu, Facebook ve İnternet Sansürü…


Sansüresansür hareketi "minumum ortak payda"da uzlaşmak temelinde işlev görür. Bu ortak payda da, fikir ifade-iletişim özgürlüğü odaklı olarak, kimden gelirse gelsin, her türlü sansür girişiminin karşısında durmaktır. Sansüresansür hareketinin kendisine ait bir siyasal tavrı bulunmamaktadır. Üyelerinin siyasi görüşü de hareketi bağlamaz. Biliyorum, kabul etmesi zor geliyor, ama böyle… Ataletin avara kasnak dolabında dönenip dururken ilerlediğimizi zannediyoruz. İster "sansüresansür" deyin, ister "sansüre hayır, basta, non, vs." deyin… Çünkü ister inanın, ister inanmayın, bu gidişat hepinizi bir biçimde etkileyecek. Sansür bir mekanizmadır, siyasi partisi, sahibi, aklı yoktur, dokunmayacağı fikir, ifade, iletişim kanalı olamaz. Böyle giderse hepiniz engelleceneksiniz. Siz hala "internetinizin ayarlarıyla oynayın"!

6 Temmuz 2009 günü Türkiye'de artık sıradanlaşmış olan internet erişim engelleme konusuyla ilgili küçük bir kıyamet koptu. Erişime engellenmesi söz konusu olan site biz Türklerin pek sevdiği "Facebook" olunca ortalık karıştı. Aslında işin komik tarafı, haber oldukça eskiydi. Beş ay kadar eski! Peki ne olmuştu da, hemen her gün bir site daha sansür kuyusuna gömülürken şimdi millet "gidiyor Facebook da elden" diye galeyana kapılmıştı?
Mart ayı ortalarında, o sırada İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yarışan Kemal Kılıçdaroğlu, kendisi hakkında "PKK'lı olduğu" söylentisini yayan bir Facebook grubunu engellemek için Ankara 19. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açtı. Dava şu günlerde çoğu kişinin sandığı gibi meşhur internet sansür yasamız 5651'e değil, Medeni Kanun'un hakaret ve kişilik haklarıyla ilgili maddelerine dayanılarak açılmıştı. Kılıçdaroğlu'nun avukatı Mutluhan Karagözoğlu'nun konuyla ilgili beyanı aynen şöyle: "Biz de sayfanın kapatılması için mahkemeye başvurduk. Eğer sayfa kapatılamıyorsa Youtube gibi Facebook'un da kapatılmasını istedik. Mahkeme sayfaya ihtiyati tedbir kararı koydu. Eğer sayfaya tedbir konulamıyorsa siteye erişimin engellenmesine karar verdi." Bu, "ilgili içeriği engelleyin, mümkün değilse siteyi engelleyin" şeklinde rutin bir başvuru… Çokça tartışılan A. Oktar davaları da aynı hukuki prosedür işletilerek "wordpress"in toptan engellenmesiyle sonuçlanmıştı. Bu davada da sonuç aynı olacak ve Facebook toptan kapatılacaktı. Çünkü Türkiye'de ilgili içeriğin engellenmesi söz konusu değil. İlgili kurumlar bununla uğraşmıyor, şalteri indiriveriyor!
Ne oldu da Facebook hala açık peki? Şimdi bir tarafa bakarsanız, "hükümet Kılıçdaroğlu'nun hakkını çiğnedi ve Youtube'u rahatlıkla kapatırken Facebook'a dokunmadı, çünkü işine öyle geliyor". Diğer taraf da, "bakın AKP kapatırken bağırıyordunuz, işte CHP de sansürcü" diye eğleniyor.
Tarafların bu verimli toprağı nasıl sürdükleri beni ilgilendirmiyor. Ne oldu da böyle oldu sorusunun hukuki cevabı şöyle: Dava açıldı, beklendiği gibi sonuçlandı ve engelleme kararı çıktı. Dava hızlı bir şekilde görüldü. 20 Mart'ta engelleme kararı çıkmıştı. Ama mahkeme kararının uygulanması için tebliği ISS'lere (İnternet Servis Sağlayıcılar) değil de TİB'e (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) yaptı. (Belki onlara da yaptı, bilmiyorum, ama asıl tebliğ TİB'e yapıldı) Bu hukuki prosedüre uygun değil. Çünkü TİB, 5651 sayılı yasayla kurulmuş bir kurum ve görevi bu yasadaki 9 katalog suçla sınırlı. Hakaret ve kişilik haklarına saldırı bu suçlar arasında değil. Bu gibi kararlar mahkeme tarafından doğrudan ISS'lere tebliğ edilir ve onlar da uygular. (Türk Telekom'un fiili tekeli devam ettiği için, çok uğraşmazsınız, adres bellidir: TTNET.) Ama nasıl olduysa tebliğ TİB'e gitti, onlar da vermeleri gereken cevabı verip, "bu işlere biz bakmıyoruz, yetkimiz dahilinde değil, adres şurasıdır, hatta isterseniz Facebook'un adresi de burasıdır" yollu bir cevap verdiler. ISS'lere herhangi bir tebliğ yapıldı mı, bilmiyorum. Ama yapıldıysa ve tebliğin TİB'e de gittiğini görmüşlerse, sürecin sonucu beklemiş olmalılar. Böylece karar da uygulanamadı. Bakın, bu ironik bir durum!
Bu arada dava sürerken Facebook, akıllıca davrandı ve söz konusu grubu kapatıp ilgili içeriği sistemden kaldırdı. Böylece şikâyet konusu suç da ortadan kalkmış oldu. Kılıçdaroğlu uluslararası "notice & takedown" (yani, bildir ve kaldırt) yöntemini kullansaydı bu sonuca çok daha hızlı bir biçimde ulaşabilirdi. Üstelik bu prosedür, hakarette bulunan kişi veya kişilerin saptanabilmesi halinde onlara karşı dava açma hakkını da ortadan kaldırmıyor. "Medeni dünya" genellikle böyle davranıyor. Bizde ise böyle daha "kökten" çözümler nedense tercih ediliyor. Muhtemelen ciddiye alınmayacağımız ve sonuç alamayacağımız kuşkusu taşıdığımız içindir. Ya da sansür siyasi meşrebimize uyduğu içindir. Neyse, konu şimdi bu değil.
TİB tebliği muhatabı olmadıkları gerekçesiyle iade edince, Kılıçdaroğlu, "mahkeme kararına rağmen" siteyi engellemiyor diye bu kez TİB ve Başkanı Fethi Şimşek hakkında suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı durumu inceledi ve TİB Başkanı hakkında kovuşturmaya gerek olmadığı kararını verdi. Çünkü yukarda da belirttiğim gibi, TİB'in internet konusunda 5651 ile sınırlı bir yetki alanı var. Ama Kılıçdaroğlu bu karara bu kez başka konularla ilgili olarak şu sıralar ün kazanmış bulunan Sincan Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz etti. (Malum, TİB aynı zamanda yasa çerçevesinde iletişim dinleme işlerine de bakıyor. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz da Ergenekon davası kapsamında dinlemeye takılanlardan biri. Bir şey ima etmiyorum, yanlış anlaşılmasın, ama sonuçta Kılıoğlu'nun mahkeme seçimi böyle oldu.) Mahkeme de TİB Başkanı Fethi Şimşek hakkındaki takipsizlik kararını kaldırdı ve "görevi kötüye kullanmak"tan kamu davası açılmasına karar verdi. Bu karar ilginç. Çünkü 5651 birçok konuda çok muğlâk bir kanun olmasına rağmen, TİB'in yetkileri konusunda kanun da yönetmelikler de çok net: TİB, 5651 kapsamındaki 9 katalog suçla ilgili olarak erişim engelleme yetkisine sahiptir. Nokta! Sincan Ağır Ceza Mahkemesinin kararının gerekçesini bilmiyorum. Malum, biz sade vatandaşlar öyle isteyince bu tür bilgilere ulaşamıyoruz. Ama kanunu ve yönetmeliği bildiğim için bu yargılamanın sonucu hakkında da pek kuşkum yok. Fethi Şimşek görevi kötüye kullanmış olamaz, çünkü yetkisi yoktur, dolayısıyla beraat eder. Bu durumda ortaya ekilecek başka bir verimli arazi çıkar tabii, o başka!
Bu arada Kılıçdaroğlu'nun avukatının "Youtube" benzetmesi tamamen temelsiz. Youtube, 5651 kapsamındaki katalog suçlardan biri olan "Atatürk'ün manevi şahsiyetine hakaret" ten engellendi, herhangi bir siyasetçiye hakaretten değil. TİB 5651 ile kurulmuş ve yetkileri bu kanunla sınırlı bir kurum. Youtube'u kapattı, çünkü kanun öyle diyor. Kılıçdaroğlu Medeni Hukuk'a dayanarak hakaret davası açtı. Mahkeme kararını uygulamak mahkemece tebliğ edilmesi gereken ISS'lere düşüyor, TİB'e değil.
Neyse, sonuç olarak, eğer mahkemenin Facebook ile ilgili kararı uygulansaydı, sonuç Facebook'un toptan engellenmesi olacaktı. Şimdi, bazıları da diyorlar ki, "Kılıçdaroğlu, ilgili grubu engellemek için başvurdu, Facebook'u kapatmak için değil." Bu, bilgisizlikten ileri geldiğini düşünmek istediğim bir çıkarsama. Çünkü TİB ve ISS'ler "nesne temelli engelleme" yani sadece ilgili içeriğin engellenmesini sağlayacak teknoloji konusunda herhangi bir yatırım yapmadıkları ve onları bunu yapmaya zorlayan herhangi bir düzenleme de bulunmadığı için, sonuç, her zaman, istisnasız olarak sitenin toptan erişime engellenmesi oluyor. Avukatlar da bu durumu bal gibi biliyor. Yani, eğer Kılıçdaroğlu'nun şikayeti sonucunda alınan karar uygulansaydı, sonuç Facebook'un toptan kapatılması olacaktı. Kimse "valla ben sadece o sayfayı engelletmeye çalıştım" demesin. Nitekim Kılıçdaroğlu'nun avukatı da klasik başvuruyu yapmış zaten: "sayfaya, "mümkün değilse" siteye diye. Eh, mümkün olmadığı bilindiğine göre, bu da ba Facebook'u toptan engellemeye çalışmak demek oluyor...
Facebook ilgili sayfayı kaldırıp grubu kapatmasaydı, Türkiye'nin koşulları gereği toptan engellenecekti. Bunu Kılıçdaroğlu da avukatı da gayet iyi bilmektedir. Hele ki Kılıçdaroğlu gibi, siyasi faaliyetinin önemli bir bölümünü hukuki takip işine vakfetmiş bir siyasetçi! İşte, bu bilgi dahilinde, "notice&takedown" yöntemi yerine bu hukuki prosedüre başvurmak, sansür girişimi değil de nedir?. Bu dava şekil itibarıyla A. Oktar davalarıyla birebir aynıdır ve aynı şekilde sonuçlanmıştır. Tek fark, dava sonrasında Facebook'un akıllı davranıp sayfayı kaldırması olmuştur.
Türkiye'de bir sitede size yapılan hakareti, o siteye erişimi toptan engelletmeden önlemenin tek yolu o içeriğin siteden kaldırılmasını sağlamaktır. Bunun için de hem hukuki yolları kullanırsınız hem de site yöneticileriyle irtibata geçersiniz. Nitekim Facebook içeriği kaldırmış ve grubu kapatmış. Ne zaman yeni bir düzenleme ile ISS'ler ve TİB'in tek bir sayfanın ve belli bir içeriğin engellemesi için yapmaları gereken yatırım zorunlu kılınır, o zaman bu gibi durumlarda sansürden söz etmekten kurtuluruz. (Yanlış anlaşılmasın, sansür devam edecektir, ama biraz daha zorlaşacaktır sadece. Bu arada, "nesne temelli engelleme"nin de bazı sakıncaları olduğunu şöyle bir belirterek geçeyim…)
Bu karmaşık, siyasi açılımları olan ve dezenformasyona battığımız olayın umarım hepimize öğrettikleri olmuştur:
Türkiye'de internet sansürünün tek sorumlusu 5651 sayılı internet yayıncılığı yasası değildir. Terörle Mücadele Kanunu, Medeni kanun, Türk Ceza Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gibi düzenlemelerde erişim engelleme konusunda yargıya müphem bir hareket alanı bırakan birçok madde bulunmaktadır. İnternet sansürüyle mücadele, fikir, ifade ve iletişim özgürlüğü odaklı olarak çok daha geniş bir çerçevede verilmelidir. Bu yasalar da mutlaka birey hakları korunarak yeniden düzenlenmelidir. İnternet ve bilişimle ilgili olarak yargı mensupları eğitilmeli ve uluslararası internet hukuku prensipleri konusunda bilgilendirilmelidir. Adli bilişim (computer forensic) konusuna önem verilmeli, özellikle de delil toplama ve analiz etme bakımından uluslararası standartlara uyulmalıdır. Konuyla ilgili ihtisas mahkemeleri kurulması konusu da hukuki çerçevemiz göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Ama AKP'nin, CHP'nin, MHP'nin ve dönemin cumhurbaşkanının ortak ürünü olan, ana akım siyasetin ve medyanın elbirliğiyle kotardığı 5651 sayılı anayasaya aykırı yasa bir an önce iptal edilmelidir. İnternet gibi, bilgi toplumu ve ülkenin kalkınması ve refahıyla doğrudan ilgili bir alanda olumsuz düzenlemelerden kaçınılmalı ve artık gelişmiş ülkelerde standart bir araç haline gelen "hukuksal risk analizi"ne başvurulmadan düzenleme yapılmamalıdır. Yani bir düzenlemenin ülkeye neye mal olacağını analiz etmeden kestirme yollara sapılıp topluma zarar verilmemelidir.
Bu olayın siyasi tarafları olduğu ve konu da Facebook olduğu için bu kadar yankı yarattı. Yoksa hemen her gün kaç site engelleniyor, ruhumuz bile duymuyor! Üstelik bunların neden engellendiği konusunda mesela TİB bir açıklama bile yapmıyor. Bakın, işte asıl bu konuda "görevini kötüye kullanıyor"! Bunu bilmeye hakkımız var çünkü.
Açıkça söyleyeyim, ben Facebook'un da engellenmesini tercih ederdim. Hatta Google'ın da… Memlekette tepki uyandırmak ve kamuoyu oluşturmak için bu tür "skandallara" ihtiyacımız olduğunu düşünmeye başladım çünkü. Youtube kesmiyor…
Ataletin avara kasnak dolabında dönenip dururken ilerlediğimizi zannediyoruz.

Son olarak, bu beş aylık eski haberin "Sincan&Ergenekon&Hükümet&Muhalefet" formülüyle yeniden pişirilmesine tamı tamamına 12 saat geç tepki verdi diye "Sansüresansür" hareketine, "vay siyasi davranıyorsunuz, görmezden geliyorsunuz" diye yüklenenlere bir çift söz söylemek isterim: Sansüresansür hareketi "minumum ortak payda"da uzlaşmak temelinde işlev görür. Bu ortak payda da, fikir ifade-iletişim özgürlüğü odaklı olarak, kimden gelirse gelsin, her türlü sansür girişiminin karşısında durmaktır. Sansüresansür hareketinin kendisine ait bir siyasal tavrı bulunmamaktadır. Üyelerinin siyasi görüşü de hareketi bağlamaz. Biliyorum, kabul etmesi zor geliyor, ama böyle…
Olmadı yani, olmadı… Kendinize bir bakın: Bu olayla ilgili olarak beş ay geç kalmışsınız siz… Çoğunuz yıllarca geç kaldınız. Çünkü ülke bu yola taa 2000'de girdi… İşte bugünlere geldik…
Biz, enerjinizi her türlü sansüre karşı kullandığınızı görmek isteriz. İster "sansüresansür" deyin, ister "sansüre hayır, basta, non, vs." deyin… Çünkü ister inanın, ister inanmayın, bu gidişat hepinizi bir biçimde etkileyecek. Sansür bir mekanizmadır, siyasi partisi, sahibi, aklı yoktur, dokunmayacağı fikir, ifade, iletişim kanalı olamaz.
Böyle giderse hepiniz engelleneceksiniz. Siz hala "internetinizin ayarlarıyla oynayın"!

Kayıt:

İlgili Frienfeed girdileri:
http://friendfeed.com/mserdark/328c0c85/kemal-kilicdaroglu-nun-facebook-u-sansurleme
http://friendfeed.com/melihbayramdede/8120b2c7/sincan-agr-ceza-mahkemesi-kemal-klcdaroglu-nun
http://friendfeed.com/tinca/18853da5/fwd-klcdaroglu-dan-facebook-soku-haberi
http://friendfeed.com/sansur/d2e7d1df/klcdaroglu-dan-facebook-soku-haberi
http://friendfeed.com/miocaro/3ecb7b78/sansuresansur-kemal-klcdaroglu-nun-facebook
http://friendfeed.com/ozuckan/f095f323/facebook-kapansn-bence-hatta-onu-uc-vakitte
TİB Basın duyurusu:
http://www.tk.gov.tr/Basin_Duyurular/Bulten/2009/tib06082009.pdf
Haberler:
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=202710
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12224699.asp?gid=229
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12124337.asp
http://www.haberturk.com/yazioku.asp?id=10615
http://www.nethaber.com/Politika/111075/Kemal-Kilicdaroglu-Facebook-hakkinda-kapatilma-karari-aldirmisti
http://www.aksam.com.tr/2009/08/07/haber/guncel/5628/simsek_e_yargilama_karari_.html
http://www.ntvmsnbc.com/id/24981592/
http://www.ntvmsnbc.com/id/24989498/
http://www.sabah.com.tr/Siyaset/2009/08/06/baskana_facebook_davasi
http://www.haberform.com/haber/facebook-kilicdaroglu-kilicdaroglu-gkkli-iddiasi-25119.htm
http://sondakika.com/haber-kilicdaroglu-facebook-u-kapattiramadi-1731873/
http://arkasokak.net/ana-sayfa-haberleri/52592-facebook-kilicdaroglunu-yendi/

6.08.2009

SansüreSansür Kemal Kılıçdaroğlu'nun Facebook olayında kapatma kararı çıkarttırmasına tepki duyuyor.

Bunu söylememe bile gerek var mı bilmiyorum ama varmış demek ki. Sansürün her türlüsüne karşıyız, kimden geldiğinin önemi yok.

Zira öyle olmasak sitemizde bize ana avrat düz giden postları da yayınlamazdık mesela. Facebook grubundaki yorumları filtrelerdik ya da ADD ile A.O'yu aynı anda eleştiremezdik, birinden birini seçerdik.

Biz öyle yapmadık. Aynı düşüncede olduğumuz, oy verdiğimiz insanlar dahi olsa sansürü uygulayanlar, sansüre karşı durmayı seçtik.

Dolayısıyla evet. Sansüresansür Kılıçdaroğlu'nun Facebook'un kapatılmasını istemesini tabii ki kınıyor. Hatta A.O'dan daha fazla kınıyor. Bu sansürle savaşacağına inanılırken, seçim kampanyasında interneti kullanımıyla öne çıkarken, şimdi yanlış işleyen çarkların avantajlarından faydalanmayı seçmemeliydi. Derdi her neyse ne, başka türlü bir savaşı seçmeli ve hatta kalkıp demeliydi ki: "Evet böyle bir olay var ama ben kapattırma talebiyle gitmeyeceğim. Onun yerine başka her yolu deneyeceğim çünkü kapatılmalara ve sansüre prensipte karşıyım, bu ülkenin insanlarının bilgiye erişimini engelleyecek herhangi bir şeyin parçası olmak, buna katkıda bulunmak istemiyorum."

Olması gereken buydu, olmadı.

Daha önce google pages vs. ADD olayında yazmıştım, sansürün parçası olmak, bunu kabullenmek demektir ve bu, hiçbir şekilde, ileri görüşlülüğe sığmaz.

Hatta ben, şahsen ben, yani Deniz Tan, bu durum karşısında o kadar büyük bir hayal kırıklığı içindeyim ki... A.O gibilerden zaten başka türlüsünü beklemiyorum ama oy verdiğim, baya ciddi şekilde desteklediğim bir politikacının bile bunu yapıyor olması beni inanmadığım, sevmediğim partilerin yapmasından daha fazla etkiliyor, daha fazla umutsuzluğa sürüklüyor. Geçin sırf oy verdiğim bir politikacı diye eleştirmemeyi, görmezden gelmeyi, ben bir seçmeni olarak, kendisi tarafından ekstra aldatılmış hissediyorum kendimi. Kendisine oy vermemiş olanlardan, kendisini sevmeyenlerden daha çok tepkiliyim bu yüzden. Bu da benim kendi şahsi görüşüm, merak edene.

İşin en ilginç yanı ise ilk 12 saat içinde tepki vermedik diye bin türlü suçlamaya maruz kalmamız oldu. Olay bugün patladı, nedir ne değildir, beklemek isterdim. Bugün geçirdiğim kötü ve yoğun günün etkisiyle değil, yarın sakin kafayla farklı kaynaklardan araştırarak, özenerek yazmak isterdim bu yazıyı. Olmadı. Tepki istediniz ve illa ki şimdi olsun istediniz. Peki o zaman, buyrun tepki. Evet hiç de araştıramadım ve evet, duygusal bi yazı. İstediğim etkinlikte değil. Ama bunu siz talep ettiniz.

O yüzden buyrun:

Evet, SansüreSansür Kemal Kılıçdaroğlu'nun Facebook olayında kapatma kararı çıkartırmasına tepki duyuyor.

Sansüresansür olarak politikleşmedik hiç. Şimdi de politikleşmiyoruz ve hala ve her zaman şunu savunuyoruz:

"If we don’t believe in freedom of expression for people we despise, we don’t believe in it at all." — Noam Chomsky

Yani ne diyor? Sevmediğimiz insanlar için bile ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak, ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir.

Ama biz inanıyoruz.

Ben karar verdim.İ-na-na-mı-yo-rum!

Sevgili devlet büyüklerimizin hayranıyım ben.Öyle ki gidip bir koşu imza alacağım gördüğüm yerde! İsteyeceğim onlardan, şu sansürün altına bir imza, şunun da lütfen.Hatta gözünüze siyah bant çekelim, sonra böyle bir foto alalım.Madem hayırlı ve güzel bir iş yaptık ee o zaman sizin fotoğrafınızda bu hayırlı(!) ve güzel(?) işin yer almasının bir mahsuru olmasa gerek.Facebook'ta PKK'lı videolar varmış.Bu yüzden kapatılsınmış.Hatta dişe diş kora kor mücadele edilsinmiş.Oldu o zaman, dışarıda bomba patlatıyorlar PKK'lılar, hemen bir saniye vakit kaybetmeden sansürleyiniz efenim.Maazallah psikolojimiz bozulur, PKK'lı oluveririz.Hatta siz bizi bu hayattan soyutlayınız yaşamayalım.Benim yerime sınava da girin lütfen.Nasıl olsa her şeyi yapıyorsunuz benim yerime.Hangi takımı tutacağımı söylemediniz ama ! çok bozuldum şimdi.Hele ki o beyaz pantolonun altına hangi renk(!) superstar giyeceğime karar vermemişken bu yaptığınız olmadı ama.Mesela internet hızımı da seçmeyi bana bıraktınız, benim daha aklım yetmez lütfen bir el atın...Hani Facebook'a girip girmeme sen karar veriyorsun ya.Bunlara da bir el at be hacı...

Çok sıkıldım geçen.Çıktım dışarı, üç beş tur atarım düşüncesiyle.Bir de ne göreyim! Kız mor gömlek giymişşşş.Sordum sen mi seçtin bunu giymeyi diye.Demez mi ayna karşısında deneyerek seçtim.Eyvah! dedim ve hemen uzaklaştım.Devlet büyüklerimiz bir yargıya varmadan gömlek giymiş kızcağız.Ağbi naptın sen yaa diyesim geldi sayın büyüklerim size! Baksanıza kız o kadar çaresiz kalmış ki kendi karar vermiş ne giyeceğine.Çok üzüldüm...Psikolojisi çökmüştür.Eee haklı olarak tabi.Yoksa bizim kültürümüzde yok yani kendi başına karar vermeler ne istediğini belirtmeler vesaire.Haliyle böyle bir durumda kalınca kızcağız psikolojikmen, sizin yaptığınız binalar gibi çöküverdi.Eee buna da alışığız sorun yok.Hadi öptüm.Selametle...

1.07.2009

Halen kapalı olan Bloggum.com'dan gelen açıklama


"Merhabalar

Bloggum.com‘un erişime kapatılmasında telif hakları nedeni ile mahkemeye başvuran ve sitemizin kapanmasına sebep olan Digitürk daha öncede başka bloglarla bu olayı yaşamış ve daha duyarlı davranması gerekirken farklı illerde iki dava açarak önümüzü tamamen kapatmıştır.

Biz site yöneticileri olarak sakıncalı içeriği yayından kaldırmış bulunmaktayız.Bu durum avukat takibinde aylarca devam etmiş ve üstümüze düşen görevleri yaptığımız halde mahkemenin red kararı ile karşılaşmış bulunmaktayız.

Bu durum milyonlarca insanın iletişim ve gelir kaynağında kayıp yaratmış ve ülkemizin yurt dışındaki imajını bir kez daha zedelemiştir.Umarız bu sorun bizlere ve bizden sonrakilere daha çok zarar vermeden son bulur.Bu konuda herkezin desteğini bekler sonsuz saygılarımızı sunarız.


Bloggum Yöneticileri"

30.06.2009

Google Sites da kapatıldı! Dikkat, demokrasi bir seyir sporu değildir…

Özgür Uçkan

“’İletişim’ (communication) ve ‘topluluk’ (community) sözcükleri aynı köke sahiptir. Nerede "iletişim" varsa orada bir "topluluk" da vardır. Ne zaman bir topluluğun iletişimini engellemeye, kısıtlamaya ya da erişilmez hale getirmeye çalışırsanız, topluluk varlığına saldırdığınızdan dolayı kendisini savunacaktır…”
Bruce Sterling – The Hacker Crackdown


Daha önce “Wordpress” , “Google Groups”, “Blogspot” gibi geniş paylaşım platformlarına yönelik erişim engelleme kararlarına bir yenisi eklendi ve “Google Sites” kapatıldı. Türkiye'den “Google Sites” sayfasına girmeye çalışan kullanıcılar, "Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 24/06/2009 tarih ve 2009/392 nolu KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (sites.google.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nca uygulanmaktadır." mesajıyla karşılaşıyor.

Google’un “sites” alt alanı, bir tür blog servisi gibi hizmet veriyor ve insanlar bu alt alanda, html kodlama gibi uzmanlık isteyen işlerle uğraşmadan kendilerine ait web sitesi yayınlayabiliyor. Dolayısıyla kapatılan sadece bir web sitesi değil, yüzlerce, binlerce kişinin kullandığı bir yayın platformu. Şikayet konusu olan siteyi bilmiyoruz; ama hep yapıldığı gibi, söz konusu siteyle hiç ilgisi olmayan çok sayıda kullanıcı mağdur edilmiş durumda. Daha önce de defalarca yazdığım, çoğumuzun da yazdığı gibi, “nesne temelli erişim engelleme” uygulanabilir ve bu kadar geniş bir platformu engellemek yerine sadece şikayete konu olan sitenin erişimi engellenebilirdi. O sitenin sahibi de dilerse bu karara itiraz edebilr, hukuki süreç işleyebilirdi.

Burada resmen bir sansür olayı ile karşı karşıyayız. Bu devasa platformun neden kapatıldığını bilmiyoruz. Bu bize söylenmiyor. Koruma tedbiri kararının içeriğine ulaşamıyoruz. Sadece tahminler yürütüyoruz. O platformda benim de sitem var. Bu kararın benimle ne ilgisi var? Ben ne diye mağdur ediliyorum? Beni niye cezalandırıyorsunuz? Bunun neresi hukuki? Bu durum, “kanunsuz suç olmaz” ilkesiyle açıkça çelişmiyor mu? Kanuna göre suçlu kimse gidin onu cezalandırın! Benim ne suçum var?

İnternet hukuku konusunda uluslararası standartlar getiren çalışmaların gerçekleştirildiği Harvard Hukuk Fakültesi "Berkman Center"dan John Palfrey, ünlü 5651 sayılı yasamız ile ilgili olarak, "Türkiye çıplak bir kararın eşiğinde" diyor. Palfrey, "OpenNet" ekibinin ortak ürünü "Access Denied" (Erişim Engellenmiştir) adlı kitabın tanıtımı için ülkemize yaptığı ziyaret sonrası izlenimlerini kaleme almış. Yazar, 5651'in özellikle şu açılardan sansür yolunu açtığını düşünüyor: internet denetimi konusunda otoriteye verilen neredeyse sınırsız yetki; tek bir adresin değil tüm alanın erişiminin engellenmesi; uluslararası içerik sağlayıcıların Türk otoritelerine kayıt yaptırmak zorunda olmaları…

Palfrey’e göre Türkiye, bazı insanların zararlı şeyler yapmaları ve söylemeleri riskini göze alarak inovasyon ve yaratıcılığı getiren internete açılmak ile yeni teknolojiler de dâhil olmak üzere devasa internet alanlarını yasaklamak arasında seçim yaparken yalnızca ülkenin geleceği konusunda bir karar vermiş olmayacak; bu karar aynı zamanda internetin geleceğini de etkileyecek. Eğer Türkiye sansür, denetim ve gözetim toplumları ligine geçerse, bu, interneti yerel ağlara bölmek yolundaki küresel eğilimi körükleyecek: "Dünya çapında ağ", yerine "Çin çapında", "İran çapında", "Türkiye çapında" bir sürü küçük ve "denetlemesi kolay" ağ… Bu son karar Türkiye’de “otorite”nin seçimini net bir şekilde gösteriyor: İnternet sansürü...

Sansürden kurtulmak için ne yapılması gerektiği açık: "gayrı sivil" anayasamızın bile koruduğu "ifade ve iletişim özgürlüğü" ile açıkça çelişen yapısı gereği 5651 acilen kaldırılmalı ve yeni bir düzenlemeye gidilmeli; hakaret nedeniyle erişim engellemeye gitmek yerine nesne engelleme yapılmalı; Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu yeniden gözden geçirilmeli; internet ile ilgili davalara bakacak ihtisas mahkemeleri kurulmalı. Ama öncelikle internet sansürünün bu ülkeye maddi ve manevi olarak neye mal olduğunun hesabı bir çıkartılmalı, ki soralım…

Bu işin hukuki kısmı. Bir de sosyal boyutu var. Türkiye’de internet nüfusu neredeyse dörtte bire ulaştı. Ama bu kitleye “nüfus” demekten hala çok uzağız. İnternetten hayatını kazananlar bile bu sansür karşısında seslerini çıkarmıyorlar. İki gündür “Friendfeed” ve "Twitter" platformlarında yapılan tartışmaları izliyorum. Elbette bir katılım var, insanların çoğu da sansüre karşı, ama çoğu “internet profesyoneli” (bu da ne demekse artık!) her zamanki geyiklerini döndürmeye devam ediyor. Bunun bir açıklaması bu güzide kitlenin tünel, kalkan, opendns vs. kullandığı için bu dünyevi meseleye uyanamamış olması olabilir. Ama sosyal ağlarda “kim benim için ne dedi” avında oldukları için tartışmaları kaçırmış olmaları imkansız. Bu “profesyoneller”, geniş kitlenin, yani onların “hedef kitlesinin” bir süre sonra “viral kampanyalarıyla” tanışamayacak hale gelmesini de umursamıyorlar acaba?

Bu kitleye en güzel uyarıyı “Elma+Alt+Shift” blogunda Fırat Yıldız yapmıştı: “Konkurlarla ilgilendikleri için pek meşgul olan sevgili dijital ajanslar; internetin ne kadar önemli olduğunu henüz idrak edemeyen ve reklamcılığın sadece tv/basın olarak gören sevgili reklam ajansları; yine internete banner veren, oyunlu, hediyeli vs. site açan, mikro site kuran, blogları kullanan, viral reklamlarını yaymak dışında hiçbir şekilde harekete bile geçmeyen sevgili reklamverenler; büyük internet haber portalları, online marketler; internet girişimcileri, pazarlamacılar, bilgisayar mühendisleri, teknoloji şirketleri; sanatçılar, müzisyenler, yazarlar, gazeteciler… Ne zaman uyanacaksınız?”

Ne zamanki bizim internet kullanıcılarımız bir nüfus olduklarının bilincine varacaklar, iletişimin olduğu her yerde bir “topluluk” da olduğunu anlaycaklar, o zaman bir topluluk gibi davranmaya başlayacaklar... diye umuyorum.

Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim.

"Tutulma" isimli kısa filmimiz geri yüklendi Facebook yönetimi tarafından, evet ama nedense olay bitmiyor. Şimdi de Facebook grubunda videonun altında biriken, bazıları küfre varan yüzlerce yorumu izliyoruz şaşkınlıkla... Dumurla. Umutsuzlukla.

Tutulma from Memento Mori on Vimeo.



Kimileri ülkemizi rezil ediyorsunuz derken, kimileri neden türban yasağına da karşı çıkmıyorsunuz diyor. Kimileri sitemize ana avrat dümdüz gittikleri yorumlar bırakıyor, kimileri metaforları görmezden gelip "böyle bir şey yok ki, abartmışsınız" diyor. Kimileri teknik eleştiriler yapıyor, kimileri din ve ahlak dersleri veriyor. Kimileri "tunnel'dan giriyoruz işte" diyor, kimileri "çocuklarımızı korumak için kalkacak tabii o videolar" görüşünü savunuyor.

Ve çok azı destekliyor, "elinize sağlık" diyor. Gelen tepkilere cevap vermeye çalışıyor.

Ama maalesef, çıkan sesler sinir bozucu.

Bizler ki, bu ülkeyi sevdiğimiz için, bu ülke daha iyi şeylere layık diye düşündüğümüz için emek verip, enerji harcayıp, uğraşıp, didinip, cebimizden para çıkarıp, sabahlara kadar bu uğurda çalışıp, zaman artırıp, zaman kazanıp bir şeyler yapmaya çalışan bir avuç insanız... Bizler ki bu ülkenin insanları bilgiye ulaşabilmeli demeye çalışıyoruz, "Siz bizi elaleme rezil ettiniz, pis bölücüler" suçlamaları ne kadar da can acıtıyor. Bizler ki bu videoları, bu hareketi sadece bu ülkenin insanlarına "bak sansür budur, tunnel deyip geçme, bugün internetine, yarın hayatına." demek için yapmışız, yabancılara bu ülkeyi rezil etmekle suçlanıyoruz. İkinci Midnight Express vakası bile denmiş, hem de gazeteciyim diyen biri tarafından. Dış mihraklar, para, reklam geliri filan denmiş...

Vay be.

Ayıptır yahu. Bu ülke basın özgürlüğü endeksinde bilmemkaçıncı sıralardayken, internet konusunda neredeyse ayıplı ülkeler konumuna düşmüşken dünya gözünde, kimse sesini çıkarmayıp, tünellerle mutlu mesut yaşarken ayıbı eden biz miyiz?

Tek derdi "elalem ne der" olan insanların ülkesinde ama tabii makul bu tepkiler. Tecavüzcüsüyle evlendirilen kızların ülkesi burası, öyle ya. Biz ki barış için yola çıkan bir Pippa Bacca, vahşet içinde tecavüz edilerek öldürüldüğünde çıkan sesleri bile susturmak istemişiz, "aman dünya duymasın" diye. Sırf elalem ne demesin diye. Desin be elalem bişey, desin anasını satayım. Desin ki, değişsin bir şeyler, desin ki bir daha "elalem ne der" diye düşündürecek şeylerin kökü kazınsın. Ama bizim derdimiz o değil, biz ne yaşarsak yaşayalım, kendimiz yaşayalım, yeter ki etraf duymasın. Tek derdimiz bu.

Bu ülkede sivil inisiyatif gelişmiyor çünkü nankörüz biz. Birileri bir şey yapmaya mı çalıştı hemen saldırmayı biliyoruz da, hak aramayı bilmiyoruz. Türk cehennemi misali, yukarı çıkmaya, ses çıkarmaya çalışanı bacağından tutup aşağıya çekiyoruz. Oysa hak verilmiyor, alınıyor işte. Ama biz, hemen "seni anneme sölicem" misali, koşup büyüklere sığınmayı, büyük büyük laflarla göz korkutmayı, o da olmadı, küfretmeyi "Allah, cehennem, yüce, kutsal, ulu" gibi kavramlar ardına saklanmayı biliyoruz. Hep birileri, bir güç bizi korusun istiyoruz... Bizim sorumluluk almamıza gerek kalmasın. Düşünmemize, sorgulamamıza gerek kalmasın.

Ha şimdi sorarım ben, top oyununda bacağına tekme yedi diye, topu patlatıp, annesine koşan çocuk mudur kendini rezil eden? O çocuğa "bunu böyle yapman yanlış" diyen mi rezil eder çocuğu?

Herkes çok biliyor, kendi gibi düşünmeyene, demek ki ahan da böyle düşünüyordur diye etiketi basmayı. Bir görüşe karşı mı çıktı, tamam, ülkesini sevmiyor, pis bölücü, ahlaksız, iki yüzlü yılan, sahte domuz... Hatta arkasında kimbilir ne kazançları vardır bunların di mi? Yetmedi mi? Amerika vardır arkasında bu hareketin, yok yok, petrol yataklarını ele geçirmeye çalışıyolardır, büyük orta doğu projesinin parçasıdır sansüre karşı çıkmak. Kesmedi mi? Uzaylıdır bunlar hatta, ana avrat düz gidilesi yaratıklardır. İnsan değillerdir, di mi?

Ne kötü niyetlisiniz. Ve iyi niyetli olmak ne zor sizlerin arasında. Hiçbir iyilik cezasız kalmazmış. Ne kadar doğru.

"Tüneller var kardeşim, oradan giriyoruz, sanki siz girmiyor musunuz yasaklı sitelere? Yalan söylemesenize işte, herkes giriyor ya youtube'a."

Evet de, fare gibi, sinsi sinsi arka yollar bulmak mıdır özgürlük?

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet

23.06.2009

Facebook kullanıcılarından Sansüresansür'e sansür?

Baran Gündüzalp'ın çektiği videomuzu Facebook'ta yüklemiştik. Birileri report etmiş gerekçesiyle, Facebook, hiçbir sakıncalı içerik barındırmayan videomuzu yayından kaldırdı. Sansüre karşı bir harekette, sansür yemek de ironiye ironi kattı.

SON GELİŞME: FACEBOOK VİDEOYU GERİ GETİRDİ. YİNE DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE YAZMIŞ OLDUĞUMUZ MAİL AŞAĞIDA:

What if the abuse report tool is abused?
We are a civil initiative from Turkey called Sansure Sansur (censor the censorship!). We've been working to create awareness for the increasing internet censorship in our country. If you need examples, Youtube is banned since over a year, wordpress was banned at one time, richarddawkins.net is banned and so on... There has been talk on the possibility of banning Facebook as well but that didn't happen yet.

So the situation is this here in our country and we are using the social media, to spread the word, to remind people that censorship is a fact of our lives and that we should do something about it. In order to bring a momentum to the movement, several of our friends shot videos. One of them was Baran Gunduzalp's video. One of our group's members uploaded the video to his profile but then something strange happened. Facebook put it down claiming there has been reports.

Now, I'm looking at this video and I don't see any insults, any copyright violations, any offenses. It is almost without dialogue and shows a guy going through his everyday life while encountering the sound effect of a computer error as if everything in his life is banned. I'm sure you get the idea, it really talks about censorship being present everywhere, not only on the net. The only dialogue we hear is the one coming from TV and it is basically the news about recent censors (for example the one with Darwin when a magazine refused to put Darwin on the cover and the writer was fired). But those news aren't offensive or insulting and i can provide you with a translated transcipt if you like. The video is still present on various video sharing sites, if you'd like to take another look: http://vimeo.com/5281301

So, here is my question. Okay, you received some reports. But did you really watch this video? If yes, could you tell me what the possible problem was or what was it reported for? Why do they say it's offensive? Cause I can't really see the problem and I can't help myself but think that it is because of some people with bad intentions who are against our movement, using systematic reporting to get rid of this video. Because sincerely, this video is not in any way, offensive. And I was just hoping Facebook would understand the difference between rightful accusations and wrongful ones. I am all for user-reporting but the moderators have to look into the accusations so that the report system is not used for the wrong purposes.

The report tool was abused this time. And I'd like to report that. I'd like to report that there are some lying people who are using the report tool to get rid of ideas that they don't want to see. I don't know who they are, or what they stand for but because I know this video has nothing offensive, I know for a fact that, they are not honest. They are basically censoring us and Facebook which is an important social media, is helping them, instead of helping us. So tell me, what would happen if they stop us now and Facebook is also banned tomorrow in Turkey?

The whole world is seeing what's going on in Iran thanks to the social media and the internet. This is a force, we as internet users have to express our ideas globally. That's why you should seriously pay very good attention to what's being reported. In this case, I doubt you even watched this video because if you had watched it, you would have known immediately that there's nothing wrong with it.

This is what you say: "Facebook thoroughly reviews every report we receive to determine whether or not the content violates our Terms of Use. Any content that is considered sexually explicit, violent, malicious or otherwise offensive will be removed. If you received a warning about an item that was taken down, then we have established that it violated these terms."

That video didn't have any content of this matter nor it did violate any of these terms.

We'd really appreciate if you answer us and unless there is a copyright misunderstanding or a problem in this video that we are not aware of, we hope that this problem is solved as soon as possible by putting our video back online.

16.06.2009

Adınız, Soyadınız, Sertlik Durumunuz?

FriendFeed denilen sosyal medya adını verdiğimiz o platforma ilk üye olduğum zamanlar ''internet reklamları'' gibi alakasız bir konu üzerine yorum yapmaya kalktım. Ağzımın payını verdi hemen ortamın müdavimleri.

''Kendi blogunda istediğin gibi ol, ama buraya gelince anonim olma. Karşımızda gerçek isim görmek istiyoruz'' dedi biri.

Bir diğeri, ''eğer bu ortamda ciddiye alınmak istiyorsan gerçek adını, sanını yaz da gel'' dedi. ''Yoksa seni kimse ciddiye alıp da cevap vermez'' diye ekledi. Vay, vay, vay...

Dün akşam FriendFeed'e gelmeliydiniz. Eğer kaçıranınız varsa...

Adını, sanını duymadığım kanlı, canlı insanlar 5 posta'ya koyulan erişim yasağını ve saçma/kıro, uyduruk, sahte isimli blog yazarını desteklemek için oradaydı. Aralarında bloga hiç yorum atmamış insanlar çoğunluktaydı zannedersem. İki ayrı başlıkta açılan tartışmalarda toplam 400 e yakın yorum oldu. 40 tane çatlak yorum çıkmadı...

''Asıl adınla gelmezsen seni ciddiye almayız, adam ol kimliğini açıkla''nın üzerinden 6 ay geçmeden Fenasi'yi (cidden ben de nefret ediyorum bu isimden) ve 5 Posta'yı ciddiye alan insanlar iyi bir gövde gösterisi yaptı.

Böyle açık tartışmalar heyecanlı ve zevkli de olsa belli bir süreden sonra konsantrasyon kaybolabiliyor, asıl tartışılan olaydan uzaklaşılınabiliyor. Benim birkaç gözlemim oldu, onları kısaca geçeyim, toparlayayım istedim.

Bir kere Türk insanında kendi kendini kudurtacak kadar karşı tarafa duyulan bir şüphe ve güvensizlik var. Senin kim olduğunu kesinlikle bilmek istiyor. Ayrıca ülkenin etiket bulutu içine en iri olanları ''polis devleti'' ve ''militarizm'' olduğu için eğitimli, boyalı saçlı, mini etekli, sarışın olanları bile normal vatandaşın, yani sizin her fırsatta devlete karşı suçsuzluğunuzu ispat etmenizi ve itaatinizi propage ediyor. Bunu katoliklerin doğuştan kendilerini günahkar saymaları ile eş tutabiliriz belki. O günah hiç silinmiyor. Devletin size olan şüphesi ve size olan inançsızlığının hiç bitmemesi gibi.

Üşenmez de başlıkların altına yazan yorumları okursanız, bir grup katılımcı, sansürün olumlusu ve olumsuzu olabileceğini savunurken, asıl konu olan düşünce ve ifade özgürlüğüne ve hatta belki de en önemlisi Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinde yer alan bireyin enformasyon alma özgürlüğüne vurulan darbeyi görmezden geliyor. Bir de akıl vermeye çalışanlar var, bloga ekstra bir giriş sayfası konulsaydı kapatılmayacağını iddia ettiler. Bir katılımcı iyi cevap verdi. YouPorn'da uyarı sayfası vardı da ne oldu?

Müstehcenliğin, pornografinin ötesinde, ben Aycan'a katılmayı tercih ediyorum

Eğer 5 posta sansürüne karar veren mercide ufacık akıl varsa, Fenasi'nin sansürsüz politik ve dini yorumlarına gıcık olmuştur. Bana öyle geliyor yani, "sussun şu gavur tipli ateist piç kurusu" denmiş gibi,.. Sırf sertleşmiş penis var diye kapandıysa, 5 posta'nın şanına yakışmaz..


Hal öyle de olsa yine bu işte bir gariplik var. Biri bir yerde daha söyledi; ereksiyon halindeki penis göstermek (kendini değil, sümme haşa, fotoğrafını) erişimin engellenmesine sebep verebilirmiş.

Bunu da anlamak zor bakın. Kadınlı erkekli cevap verin şurada. Penisin kalkmamışını kim ne yapsın? Asıl kalkmayan penisin gösterimi site kapatma sebebi olmalı.



Dipnot: Bu postayı ben, anonim adam, 5 Posta blogunun yazarı, nam-ı diğer Fenasi yazdı. Biraz düzeltme yaptım, çoluk, çocuk da gelir okursa şok olmasın diye. Yoksa bu postanın 5 Postavari olan aslı, biraz farklı bir versiyonuyla ve ekstra görsel materyal ile süslenmiş olarak yasaklı blog 5 Posta'da var. Yasa koyucu, sizler benim bloga gelirken hotspotshield veya Open DNS kullanmanıza karışmıyor. Şimdilik.....

13.06.2009

5 Posta Sansür

elma+alt+shift'ten aynen alınmıştır.



Adamın sitesinde öküz gibi +18 yazıyor, yani içeriği +18, ama n’oluyor, birileri ottan boktan rahatsız oldukları için içeriği harika olsa da sırf birkaç erotik fotoğraf var diye hemen mahkemeye başvuruyor. İnternetin hala ne olduğunu anlamayan, kendilerinden olmayanı, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı büyük bir korku duyan ve interneti de kontrol altına almaya çalışan hasta bir zihniyetin eserlerinden biri bu da.
Son zamanlarda keyifle okuduğum bir blogdu 5 Posta. Blogdu diyorum çünkü yine o malum ekranla karartılan siteler kervanına katıldı. Yani benim anlamadığım, bu sansüre evet diyen zihniyet saniyenin onda biri gibi bir zaman ayırarak kapatma tuşunu niye kullanmaz ve bir daha bu siteye girmez de, tüm mesaisini harcayıp böyle iyi bir blogu kapattırmak için mahkemeye niye gider? Ve bu millet niye cinsellikten bu kadar korkar ama bir o kadar da önüne geleni ..mek ister işte onu hiç anlamıyorum.
5 Posta‘ya geçmiş olsun…

12.05.2009

Fotoğraflar özgürdür!

Aşağıda Uludağ Üniversite'sinden bize gelen bir maili, satırına dokunmadan yayınlıyorum. Sansürün ne olduğunu anlatan, "sakıncalı içerik" gibi ucu açık tanımlamaların nereye gidebileceğini göstermesi açısından çok yerinde bir örnek olduğu kadar; sanatın, fotoğrafın, basının, bilimin sansürlendiği bir ülkede yaşamak istemiyorsak eğer, destek vermemizin önem taşıdığı bir haber...


"Merhaba,
Gectigimiz hafta Uludag Universitesi'nde actigimiz fotograf sergisine, iİfade ozgurlugunu hice sayan bir uygulama ile mudahale edilmesini kinamis, bu yonde basini ve kamuoyunu tepki vermeye cagirmistik. Olusan tepki uzerine fotograflarimiz kolluk guclerince geri verilmis ve fakat universite yonetiminden hicbir aciklama yapilmamisti. Bugun Uludag Universitesi'ni bir kez daha konu ile ilgili aciklama yapmaya davet etmek icin bir imza kampanyasi baslatiyoruz. Asagidaki metin konuyu daha acik ifade ediyor ve sizleri ifade ozgurlugunun yaninda tavir gostermeye davet ediyor. İmzanizla destek vermek icin www.fotograflarozgurdur.com adresini ziyaret ederek adinizi listeye ekleyebilirsiniz.

Katilmaniz ve bu cagriyi yayginlastirmaniz dilegiyle...


SANSÜRE HAYIR!
FOTOĞRAFLAR ÖZGÜRDÜR!


Uludağ Üniversitesi kampusünde açılan fotoğraf sergisine geçtiğimiz hafta kolluk kuvvetleri marifetiyle yapılan müdahale, fikir ve ifade özgürlüğüne yapılmış bir müdahaledir. Totaliter dönemlerde görülebilecek bu türden davranışlar, militarist zihniyetin özgür olması gereken üniversite atmosferindeki yansımasıdır. Meşru ve yasal olan 8 Mart Kadınlar Günü Mitingi’nde ve 29 Mart Yerel Seçimleri’nde çekilen fotoğrafları sakıncalı bulmak ve müsadere edilmesine izin vermek üniversite yöneticilerinin ayıbıdır. Akademik çatı altında bu ayıbı yapanların bilim, özgürlük, ifade, demokrasi ve vicdan konularında neler düşündükleri merak konusudur. Belgesel fotoğraflar fotoğrafçının gördüklerini gösterir. Gördükleri karşısında gözlerini kapatanlar ise gerçeği değiştirmez sadece kendilerini kandırırlar.

Fotoğrafların sergi salonundan indirilmesi, gösteriminin engellenmesine izin verenlerin, bu sansürcü yaklaşımlarına kamuoyu karşısında açıklama getirmelerini istiyoruz. Biz aşağıda imzası bulunan kişi, dernek ve diğer kurum ve kuruluşlar; ifade özgürlüğünün zedelenmesine neden olan bu tutumun gerekçelerinin açıklanmasını ve sergide fotoğrafları yer alan fotoğrafçılardan özür dilenmesini talep ediyoruz. Tersi durumda 2010 yılı sonuna kadar Uludağ Üniversitesi’nden gelecek hiçbir davete olumlu cevap vermeyeceğimizi, sosyal, kültürel, sanatsal ve bilimsel etkinliklerine katılmayacağımızı kamuoyuna ilan ediyoruz.

Bilgi notu: 29 Nisan - 2Mayıs 2009 tarihlerinde Uludağ Üniversitesi Fotoğraf Amatörleri Topluluğu – UFAT tarafından düzenlenen UFAT Fotoğraf Günleri 6 adını taşıyan etkinlikte 16 fotoğrafçının çalışmalarından oluşan sergiye kolluk güçleri müdahale etmişti. Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi’nde Belgesel Fotoğraf Programı’na devam eden katılımcıların 8 Mart Kadınlar Günü Kadıköy Mitingi ve 29 Mart Yerel Seçimleri’nde çektiği 32 fotoğraftan 11’inin “sakıncalı” olduğunu iddia eden kolluk güçleri bu çalışmaları sergiden indirterek incelemek üzere alıkoymuştu. Bu olayın hemen ardından sergideki diğer fotoğraflar da indirilmiş ve UFAT Fotoğraf Günleri web sitesindeki ilgili sayfalar da yayından kaldırılmıştı."

10.05.2009

SansüreSansür Yay! Hareketi



Link: SansüreSansür 01



Link: SansüreSansür 02



Yay! Hareketi, adı üstünde, yaymaktan geliyor. Sanal ortamda, gerçek hayatta, elimizden geldiğince tepkimizi yaymak anlamını içeriyor.
Bu doğrultuda, elimizde çeşitli malzemelerimiz ve yönetmen arkadaşımız İlkay Kopan’ın çektiği videolarımız var. 11 Mayıs itibariyle, videolarımızı, manifestomuzla beraber bloglarımızda yayınlayarak, ortak bir mesaj vermeyi hedefliyoruz. Aynı gün, aynı mesajla ortaya atılarak kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlıyoruz.

Link: SansüreSansür 03



Öte yandan, videolar ve banner’lar sanalda yayılırken, gerçek hayatta da boş durmuyoruz tabii ki. Tepkimizi internetten çıkarıp, dışarıda da göstermek için poster ve sticker gibi malzemelerimizden faydalanacağız. Amaç belli: Sansür, her yerde karşınıza çıkabilir. Malzemeler de bu doğrultuda hazırlandı, boşlukları malzemeyi kullandığınız yere göre yazabilirsiniz.

Örneğin, posteri bir restorana astınız, boşluğu “Bu restorana erişim engellenmiştir” şeklinde doldurabilirsiniz.Bu fikirden hareketle aklınıza yeni bir malzeme fikri gelirse, atış serbest. Neler mi olabilir? Tribünlerde “bu tribüne erişim engellenmiştir” pankartı açmak olabilir, yine mecrasına uygun mesajlarla amerikan servis, tişört, bardak altlığı, föy, stensil gibi daha pek çok şey olabilir, bundan sonrası hepimizin hayal gücüne kalıyor aslında.
Sizden tek isteğimiz, bu malzemeleri kullandığınızda ya da gerçek hayatta karşınıza çıktığında, hemen bir fotoğrafını çekip, nerede olduğu bilgisiyle birlikte bize göndermeniz. Hareketin ne kadar yayıldığını görmek ve fotoğraflarla sitemizde sergilemek istiyoruz.
Kısıtlı sayıda malzeme elimizden bulunuyor. Bir süre için bize yazarak malzeme temin edebilirsiniz ya da doğrudan bu sayfadan indirip, kendiniz basabilirsiniz.

Link: SansüreSansür 04



Link: SansüreSansür 05



Viral malzemelerin hepsine ulaşmak ve indirmek için tıklayın.

8.05.2009

Sansüre Sansür Reloaded

Gündemimiz maalesef yine sansür, Youtube 1 yıldır kapalı olduğu için değil üstelik. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Dailmotion herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin erişime kapatıldığı için. SansüreSansür olarak tam da bugünlerde yeniden hatırlatalım, yeni bir site kapanma haberi gelmeden diye hazırlıklar yaparken.

Bu kötü tesadüfü yeni harekete ivme katacak bir motivasyon olarak görüp, yeniden sesimizi duyurmak için biraraya geliyoruz. Bu defa amacımız tünellerle, DNS ayarlarıyla bir yere varılamayacağını göstermek, bilgi alma özgürlüğümüzün elimizden kayıp gittiğini bir şekilde unutturmamak. Tepki göstermezsek neler olabileceğini "internetin ön izlemesini yapıyoruz" eylemi sırasında ve hemen sonrasında blogger'ın erişime kapatılmasıyla tecrübe etmiştik. Türkiyenin diğer sansürcü ülkeler arasında yer almasını istemiyoruz ve bunun gerçekleşmemesi için elimizden geleni yapmaya kararlıyız. Şimdiden geniş bir katılım ağı oluştu. Üniversiteler, öğrenci klüpleri, farklı şehirlerde yaşayan farklı meslek gruplarından insanlar katıldılar. Ancak daha fazlası gerekli.

Neler mi yapabilirsiniz?

1. Afiş ve Stickerlarla destek olabilir bunların yayılmasını sağlayabilirsiniz.
2. Siteniz ve/veya blogunuz varsa 11 Mayıs 2009 tarihinde hep birlikte yayınlamaya başlayacağımız videoları yayınlayabilirsiniz. (bununla ilgili bir bilgilendirma maili gelecek pazar günü)
3. Aklınıza pankart, yaka kartı, amerikan servis gibi... başka başka fikirler gelirse çoğaltabilirsiniz.
4. Astığınız malzemelerin fotoğraflarını çekip viral yolla herkese gönderebilirsiniz. Hatta bize de gonderirseniz, buradan yayınlarız.





Afiş ve sticker'ları buradan, buradan ve buradan indirip, kendiniz basabilirsiniz.

Ayrıca bize sansuresansur@gmail.com adresinden mail atarak, da malzeme edinebilirsiniz.

Not: Sansuresansur.org'da tadilat yapıyoruz. Pazartesi gunu yeni sitemizle yayında olacağız.

6.05.2009

İnternet Hukuku for Dummies

NOT: Aşağıda blogger kapatılması döneminde Leeds Universitesi’nde öğretim görevlisi Dr. Yaman Akdeniz'le yaptığım yazışmaların bir derlemesi var. Her ne kadar şu an blogger açık olsa da, konuyu, işleyişi, internet hukukunu anlamak için güzel bir kaynak eser olmuştu zamanında. Burada paylaşmadığımı fark ettim, o yüzden bu güzide röportajımsıyı bilgilerinize geç de olsa sunuyorum...

Yaman Akdeniz’le internet hukukunu öğrenelim – 101

Bölüm 1: “Adnan Hoca v. Internet: Tüm Kapatmalar Hukuka Aykırı” makalesinde anlatılanlar...

Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak tarafından yazılan “Adnan Hoca v. Internet: Tüm Kapatmalar Hukuka Aykırı” isimli makalede özetle şunlar söylenmekteydi:

“Kişilik haklarına saldırı” 5651 sayılı internet yasası çerçevesinde değil, 4721 sayılı Medeni Kanun’un 24. maddesi uyarınca değerlendirilmiştir. Bu kanun 5651 sayılı kanun’dan once, konuyla ilgili başka bi hüküm bulunmadığından sıklıkla uygulanmasına ragmen, 5651 sayılı Kanun’un Mayıs 2007’de yürürlüğe girmesi bu olanağı ortadan kaldırmıştır. 5651 No.lu Kanun’un “İçeriğin yayından çıkarılması ve cevap hakkı” başlığını taşıyan 9. maddesinde erişim engelleme kavramından söz edilmemektedir. Aynı değerdeki iki hukuk kuralının çatışması halinde başvurulacak yorum ilkesi; daha sonra çıkan kuralın öncekiyle çatışması halinde sonraki kuralın uygulanması gereklilğidir. Bir diğer yorum ilkesi ise konuya ilişkin özel kural bulunması halinde genel kuralın uygulanamamasıdır.Tüm bu nedenlerle “kişilik haklarına saldırı” söz konusu olduğunda dahi uygulama 5651 sayılı Kanun çerçevesinde yapılmalıdır. Dolayısıyla, gazetevatan.com, Richarddawkins.com, turandursun.org gibi sitelerin kapatılmasında hukuka aykırılık da söz konusudur.”

Bölüm 2: Blogger’ın kapatılması üzerine ilk yorumlar...

Ben bu kapatma neden olmuş olabilir diyorum, Yaman Akdeniz de diyor ki:

“Blogger kapatılmasında ortada çeşitli senaryolar var, bir muhtemel senaryo “kişiye hakaret”. Eğer Diyarbakır mahkemesi Adnan Hoca engellemelerinde olduğu gibi kişisel haklarla ilgili bir erişim engelleme kararı verdi ise o zaman yukarıdaki 9. madde ile ilgili formül izlenir, hatta mahkemeye verilecek itiraz dilekçesinin ana tezi bu olur.

Ama erişim engellemenin nedeni başka ise o zaman başka türlü görüş vermemiz lazım. Mesela eğer nedeni terör propaganda, veya 301 ise, yani kişisel haklar değil de kamusal suçlarla ilgili ise ve bu suçlar 5651'in 8. maddesindeki katalog suçlardan değil ise o zaman gene yukardakine benzer ama 9. maddeden bahsetmeden görüş vermek lazım. Demek istediğim 5651 gereği sadece ve sadece erişim engelleme katalog suçlar için verilebilir.

Kişisel haklar durumunda erişim engelleme kararı verilemez, kamusal suçlarda ise sadece 8. madde içindeki katalog suçlar için erişim engelleme kararı mahkeme tarafından verilebilir. Kanunun doğru uygulaması bu şekilde olması gerekiyor.

Bir diğer olasılık erişim engellemenin 8. maddedeki katalog suçlardan biri ile ilgili verilmiş olması, mesela Atatürk'e hakaret. Eğer öyle bir durum var ise o zaman başka bir formül geliştirmemiz gerekecek. O zaman bizim haklarımız da ihlal ediliyor diyeceğiz, mağduruz diyeceğiz, domain bazında erişim engellemenin yanlış olduğunu söyliyeceğiz. Bu senaryodaki zorluk mahkemenin elinde böyle bir engelleme kararı verme yetkisi olması. YouTube ve Atatürk'e hakaret kararlarında olduğu gibi. Biz ne dersek diyelim mahkeme Atatürk'e hakaret var (mesela) diyecek. Ama hepimizin haklarına ihlal var, ikincil zarar (collateral damage) var. Genelde web 2.0 servislerinde görüldüğü gibi erişim engellenen sitenin sadece belli bir yerinde ihlal oluyor, fakat tamamında olmuyor. Blogger örneğinde de bu böyle Vatan Gazetesi engelleme örneğinde de böyleydi. Mahkemenin üstüne gidilirse ve itiraz edilirse kaldırabilir kararını. Şimdiye kadar sistematik olarak gidilmedi, fazla itiraz eden yok. Mahkeme kararlarının bir avukat aracılığı ile görülmesi ve öğrenilmesi mümkün.

Bir diğer olasılık erişim engelleme kararının fikri haklarla ilgili verilmiş olması. Maalesef 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Ek Madde 4, Ek: 21/2/2001 - 4630/37 madde de erişim engellemeye izin veriliyor. Korsan bir yayın var ise o zaman mahkemeler erişim engelleme kararı verebiliyor.

Fakat yukarıda bahsi geçen her senaryoda mahkeme uyar ve kaldır (notice and takedown) modeline gidebilirdi. Bu modelde mesela blogger.com uyarılabilirdi, böyle bir ihlal var, söyleyin kullanıcınıza kaldırsın ya da siz kaldırın diye, kaldırmazsanız mahkeme erişim engelleme kararı verecektir diye....

Tabii hep bunlar varsayım çünkü açıklık ve şeffaflık yok, mahkeme karar vermiş nedenini bilmiyoruz, bilsek daha kolay hareket ederiz.“

Bölüm 3: Kapatmanın nedenini öğrendikten sonra...

“Kapatma Lig Tv’nin başvurusuyla olmuş” diyorum, Yaman Bey şöyle diyor:

“FSEK 5846 sayılı Kanunun Ek 4 üncü maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarına göre "uyar ve kaldır" (notice and takedown) uygulaması yapılmış anladığım kadarı ile. Bu fikri haklar uygulaması 5651'den biraz farklı. İlk aşamada uyarı yapılıp ihlal olan iceriğin yayından kaldırılması kullanıcıdan (blogger'da kimin sayfası ise) ya da servis sağlayıcıdan (blogger.com) ya da ikisinden birden isteniyor. Bu uyarıdan sonuç alınmazsa o zaman Cumhuriyet savcısına yapılan başvuru ile erişim engellenmesi istenebiliyor, bu da bu Kanun’da belirtilmiş. Sadece korsan yayın yapan siteler için bu uygulamada problem yok ama problemler blogger.com ya da JustinTV gibi legal ve illegal içeriklerin aynı ortamda bulunduğu sitelerde oluyor ve blogger örneğinde görüldüğü gibi mangal yakılmaya çalışırken ormanda beraberinde yanıp gidiyor. Üzerinde durulması gereken konu da bu. Zaten dönüp dolasıp fikri haklar olsun, hakaret olsun, ya da konu Atatürk olsun domain bazında engellemelerin yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Özellikle web 2.0 servislerine (wordpress, yourube, veya geocities) erişim engelleme büyük kitleleri etkiliyor yoksa kimse korsan yayın yapan bir site engellenmiş, ya da çocuk pornografisi olan bir site engellenmiş buna karşı çıkmıyor.”

Bunun üzerine soruyorum tabii:
Evet korsan yayında durum farklı, ortada suç unsuru oluyor öyle değil mi? Yine de ben Digitürk gibi bir kurumun blogger'i kapattırmayı göze almaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, sakıncalı iceriğin olduğu sayfayı neden kaldırmıyorlar da blogger'i toptan kapattırıyorlar? Başka ülkelerde böyle durumlar olmuyor mu? Youtube HBO dizilerini yayınlıyor mesela, o da paralı kanal. HBO neden Youtube’u kapattırmıyor Amerika’da?
Yaman Akdeniz de diyor ki:

“Detayları kimse bilmiyor ama Digitürk kendisi bir şey yapamaz, onlar blogger kullanıcısına uyarı mesajı atmışlardır, kullanıcı takmamıştır, arkasından blogger.com'a yazmışlardır diye tahmin ediyorum, onlar da takmayınca mahkemeye gidip erişim engelleme kararı almışlardır. Blogger.com'a yazmamış olabilirler, detaylari bilemiyorum. Sonuçta herkesin (TIB, Adnan Hoca, Digitürk) kendine göre haklı bir sebebi var, ikincil zarar vermişler ("collateral damage") ya da siz etkilenmişsiniz ben etkilenmişim hiç birinin umurunda değil. Digitürk'ün derdi millet bedava maç seyretmesin mesela.

Yurt dısında maalesef benzer çok örnek var ama genelde uyar ve kaldır yöntemi ile baş ediyorlar, ya da mesela video erişim sitelerini ya da P2P network şirketlerini dava ediyorlar fikri haklar konusunda, reklam olsun diye göz yuman da var. Almanlar da mesela Youtube'dan ırkçı videolardan dolayı çok şikayetçi ama erişim engelleme Youtube'a yapmıyorlar. Onlar en azından Youtube'un tamamının illegal yayın yapmadığının farkında. Ama bütün amaci ırkçı yayın yapmak olan sitelere onlarda erişim engelletiyor. Biz (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ile beraber hazırladığım “İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme” isimli 80 sayfalık rapor/kitap İHOP tarafından Kasım 2008 içinde yayınlanacaktır) raporda anlatıyoruz erişim engellemenin AB ve Avrupa Konseyi çapında çözüm olarak görülmediğini ama buna rağmen erişim engelleme yapan ülkeler var, ve bunlar sadece bizim medya da yazdığı gibi Çin, Arabistan falan değil, batı ülkelerinde de var.

Sanki sitelere erişim engellendiğinde millet maç seyredemiyor, bu fikri haklar konusunda alinan erişim engelleme kararları korsancılığı ve korsan yayınları hiç mi ama hiç etkilemiyor, o bakımdan bunlar uğraştıkça daha çok insanın haberi oluyor, gerek JustinTV gerek P2P TV, daha çok insan seyrediyor, üstüne gitmekle hata ediyorlar. Bana sorsalar mahkemeye gitmeden erişim engelletmeden cözüm yolları öneririm. Blogger.com'la dialog kurmasını beceremiyorlar diye ya da hangi site olursa olsun cezasını biz çekiyoruz...

Maçlara gelince hepsini veriyorlar internet uzerinden, kalitede genelde çok iyi, ama öyle tek bir blog üstünden ya da tek bir adres üzerinden değil, zaten coğu P2P teknoloji kullanılıyor. Bunlarin erişim engelledikleri sitelerde genelde nereden nasıl maç izlenir bilgileri vardı büyük bir ihtimalle, milet o bilgilere ulaşmasın diye engellemeye çalışıyorlar ama bilen biliyor ne yapması gerektiğini zaten. Bunların senelerdir asıl uğraştığı site http://www.myp2p.eu/ - erişim hesapta engelli, millet DNS adresini değiştirip giriyor. O bakımdan zaten blogger üzerindeki bir blogla uğraşmalarına anlam veremedim...”

Bölüm 4: NTV’de Digitürk avukatının görüşlerini öğrendikten sonra...

Ben diyorum ki, “Digitürk mü domain bazında engelleme istedi, yoksa Digitürk bu içerikten şikayetçiyim dedi de mahkeme mi böyle karar verdi?” Akdeniz’den cevap hemen geliyor:

“Erişim engellemeyi domain bazında mı yoksa URL bazında mı istediler orası hala açık değil, avukat NTV’deki yayında mahkeme kararını tartışmak istemiyorum dedi, kendi lehlerine karar verilmiş tabii tartışmak istemiyecek, bir de sadece kendisi görmüş kararı, yayinlasınlar kararı kararın niteliğini tartışalım...

“Peki ama, diyorum, Digitürk kapatmayı url bazlı istese, mahkeme domain’den kapatabilir miydi?”Yaman Akdeniz de bıkmadan cevaplıyor:

“Mahkeme genelde ne isteniyorsa onu veriyor, ama uzun listeler verilip de sadece URL bazında engelleme verildiğini de gördüm, ozellikle bazı YouTube ve terör konusundaki kararlarda. Aslinda o şekilde yapılması lazım, ya da mahkemenin domain bazında engelleme istenmesine rağmen URL bazında liste isteyip ona göre erişim engelleme kararı vermesi lazım. Böyle diyorum ama uygulamada teknik olarak URL bazında engelleme yapmak mümkün değil, aslında mümkün olmadığı için ve domain bazında engelleme yapmak daha kolay oldugu için öyle yapıyorlar.

Dikkat ederseniz bugüne kadar URL bazında filtreleme yapma sistemleri geliştirsinler demedim, o iş teknik olarak çok problemli, hele hele Turk Telekom üzerinden yapmaya çalışırlarsa Internet Türkiye'de çok yavaslar, ve hatta çöker toptan. En azından bunun farkındalar, ama bu konu mesela hiç konuşulmuyor.

Bana sorarsanız URL bazında erişim engelliyemiyorlarsa engelliyemiyoruz diye toptan bir sitenin uçurulmaması lazım. Yapamıyorsanız neden daha fazlasını yapıyorsunuz ki? Mahkemeler buna neden ön ayak oluyor? Olmasalar bile ve URL bazında engelleme kararı verdiklerinde bile çıkıp biz site toptan engellensin demedik, kararımızı yanlış uyguluyorsunuz demiyorlar.

Ee sonra 3 maymun usulü, duymadım, görmedim, söylemedim... Hiç kimse sorumluluk almıyor üstüne. “

Ben yine atlıyorum, diyorum ki, ben sizin öğrenciniz Mete Tevetoğlu ile konuştum, o da bana aynen şunları dedi: “URL”den kapatacak altyapının olmaması sizi ilgilendirmez. O onların sorunu. Yani bir yerde bomba patlasa, ve birisi ölse, o kişinin ailesi de devlete dava açsa, ne diyecek devlet, kusura bakmayın yeteri kadar polisimiz yoktu mu diyecek. Bu kusurlu hizmettir ve bundan dolayı bile dava açabilirsiniz. Bir de uyar ve kaldır sisteminin yasaya girmesi gerek diyor.” Buna ne diyorsunuz? Yaman Akdeniz yanıtlıyor:

“Tabii altyapının olmaması bizim sorunumuz değil ama bunu söylerken dikkatli söylemek lazım, çünkü o "altyapı" geliştiririlirse o zaman sonun başlangıcı olur, benim demek istediğim o. Yoksa tabii ben de aynı şeyi söylüyorum, teknik alt yapın yoksa ve mahkeme URL bazında engelleme yapılsın diyor ve sen yapamıyorsan yapmaman lazım.

5651 no’lu Kanuna dönersek Kanunda uyar ve kaldır yok ama kanunla ilgili yönetmeliğin 16. maddesinin 6inci şıkkında var: Gerektiğinde Başkanlık, erişimin engellenmesi kararlarına konu olan içeriğin yayından kaldırılmasını, 7 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca yer sağlayıcıdan isteyebilir.

Ama bunu genelde TIB yapıyor, mahkemeler için bu yöntem kanunda ve yönetmelikte yok. TIB bunu son zamanlarda kullanmaya başladı. TIB kademeli uygulama yapıyor, yani önce uyar ve kaldır deniyor, kayda alınmazsa o zaman erişim engellemeye gidiyor res'en aldığı idari erişim engelleme kararlarında.

Yalnız burada önemli bir konu var, sonuç itibari ile uyar ve kaldır da bir başka sansür mekanizmasıdır ve yurt dışında sansür amaçlı kullanıldığı da görülüyor. Servis ve hosting şirketleri cezai yaptırımdann korktukları için (genelde uyar ve kaldır sonucu kaldırmazsan cezai yaptırım var) hangi konuda uyarılırlarsa o iceriği sorgusuz sualsiz kkaldırıyorlar. Tamam belki o zaman blogger.com'a erişim engellenmiyor ama siz sabah işe geliyorsunuz bir bakıyorsunuz sansuresansur toptan uçmuş, ne olmuş, uyar ve kaldır olmuş, hem de sorgusuz sualsiz, çünkü mesela Şngiliz hukukunda "ihbarı" sadece mahkeme değil önüne gelen yapabiliyor. Bizim kanunlarımızda da bu olasılık olsa o zaman uyar ve kaldır sistemini TR’deki domainler için mahkemelerden önce Digitürtk veya Adnan Hoca kullanacak. Demek istediğim ben uyar ve kaldır'i da çok inandiırıcı bulmuyorum, kötünün iyisi diyeyim size ama onunda kendi içinde çok problemi var. O bakımdan buna aldanmayın. Son olarak uyar ve kaldırdan sonuç alinmadığı zaman zaten gene erişim engelleme kararı verilecektir eğer kanunda buna izin verilmiş ise. 5651 numaralı Kanunun 8. Maddesine TİB’in yaklaşımı bu şekilde zaten. Fikri haklar uygulaması da bu şekilde işliyor, fakat mesela 5651’in 9. Maddesinde böyle bir sistem öngörülmemiş ve yukarıda da belirttiğim gibi kişisel haklarla ilgili durumlarda sadece ve sadece uyar ve kaldır ve özür yayınlanması söz konusu, kanun yapıcılarımız erişim engellemeye izin vermemiş. Uyar ve kaldırla sınırlı bir kanun yaparsın, erişim engelleme olmaz içinde, uyar ve kaldır sonuçsuz kalıyorsa da sonuçsuz kalır dersin o gene kötünün iyisi olur ama bana sorarsanız çözüm olmaz...


Bölüm 5: Ne olacak peki?

Eh artık umutsuzluk baş gösteriyor bende, çözüm var mı Yaman Bey diyorum. O da diyor ki:

“Ben erişim engellemeyi, hele hele Türk usulü erişim engellemeyi çözüm olarak görmüyorum. URL bazında engelleme Ingiltere'de çocuk pornosu için yapılıyor şimdi de extreme pornography için yapiıacak. Almanlar ırkçı içerik için yapıyor sadece, Kanada çocuk pornosu için yapıyor. O bakımdan bizimkilere yapmayın diyemiyorum ama sadece istisnai içerikler için yapılmalı ve URL bazında yapılmalı. Bizdeki istisnai liste daha geniş ve daha da genişletilmesi söz konusu.

Ilk aşamada çözüm uygulamadaki problemlerin giderilmesi, açıklık ve şeffaflık gelmesi, domain bazında engellemenin sadece tamamı illegal yayın içeren siteler için yapılması, blogger'a youtube'a erişimin engellenememesi. Tamamı ilelgal içerik taşımayan siteler için uyar ve kaldır politikasi izlenmesi, kaldırılmazsa da erişim engellemeye gidilmemesi.

Ikinci asamada katalog suçlar dışındaki kamu suçlarına erişim engelleme kararı verilemeyeceşinin saşlanması ve mahkemelere, hakimlere ve savcılara bunun öğretilmesi. TIB istatistiklerine gore 139 tane böyle mahkeme kararı var (diğer kategorisinde).

Üçüncü aşamada kisişel haklar konusunda izlenecek uygulamanın sadece 9. maddenin olduşu gene mahkemelere, savcılara, ve hakimlere öğretilmesi ve bu konularda artık kanunsuz olarak erişim engelleme kararı verilmemesi.

İlk önce uygulamanın düzeltilmesi lazım, ama sonrasında bence bu kanunun toptan kaldırılıp baştan içinde erişim engelleme yasaklama içermeyen bir politika geliştirlmesine gidilmesi lazım, eşer amaç gerçekten çocukları korumak ise.”

Beni yine kesmiyor, daha da bilgilenmek istiyorum, o yüzden soruyorum:
O katalog suçlar dediğimiz suçlar arasında "müstehcenlik" gibi "intihara özendirme" gibi ne olduğu belli olmayan kavramlar var, bunlar tabii ki kişisel yoruma açık oluyor. Hele ki Türkiye gibi bir ülkede müstehcenlik... Bugün Mete Bey de söylüyordu, hakimin teki diyormuş ki "dogal olmayan cinsel birleşmeyi yasaklarım" diye, doğal olmayana nedire cevap ise 2 kişiden fazla kişi olması. Bence de bu yasa değişmeden, sansürün sınırlarını çizmek çok zor ama yasanın değişmesi için biz ne yapabiliriz onu bilemiyorum. Tek yapabildiğimiz gündem yaratmak ve belki biraz kamuoyu baskısı ama arkamıza destek veya sponsor almadan, büyük kuruluşları almadan işimiz zor. Keşke dijital ajanslar, reklamcılar, bilişimciler birleşip olayın ekonomik yönü konusuna değinseler... Sonuçta pek çok sektörü kötü anlamda etkiliyor bu engellemeler. Ama işte bir suskunluk, tepkisizlik... anlamak zor.Yaman Akdeniz gerçekten sabırlı bir insan, yine cevap veriyor:


“Işin içinde Atatürk'e hakaret, müstehcenlik falan olduğu için kimse sesini çıkarmıyor yarın terör ve 301 konusu da eklenecek ona da kimse sesini çıkarmayacak.

Müstehcenlik konusuna biz raporda biraz değindik, o konu öyle, içinde Türk kızı olursa da "müstehcen" oluyormus otomatik olarak geçenlerde okuduğum bir habere göre! Ankara'da bir Müstehcenlik Kurulu var biliyor musunuz?

Mevcut kanuna alternatif üretmek yanlış olur, tek alternatif kanunun kalkması ve sansüre son verilmesi. Ondan sonra çocukları korumak istiyorsanız çocukları eğitirsiniz, zamane çocuları çok akıllı bunu untumayalım! Ailelere ev bilgisayarlarında kullanmaları için bedava filtre verirsiniz, bunun artılarınıve eksilerini öğretirsiniz, aynı tip filtreleri okullarda ve internet cafe'lerde de kullanırsınız olur biter alın size çözüm eğer gerçekten amaç çocukların korunması ise.

Bu sefer o zaman bu suçları işleyenler Atatürk'e hakaret edenler ne olacak diyecekler, onlara da bulun suçluları işledikleri suçtan dava edin diyeceğiz. Sonuç itibarı ile bu katalog suçların hemen hemen hepsi dikkat ederseniz "davranış suçu" (conduct crime) - mesela Atatürk'e hakaret etmek suç olan, çocukların cinsel istismarı, intihara teşvik, kumar oynatmak.... Aslinda bunların hiç biri "içerik suçu" (content crime) değil. Bu tip yayınlara bakılması, okunması, veya bulundurulması çocuk pornosu dışında hiç biri için yasak değil, yani siz bakarak okuyarak bir suç işlemiyorsunuz, o zaman suç işleyenlerle uğraşın, bana okunması bakması yasak olmayan şeylere erişimi neden engelliyorsunuz o zaman? Engelleme amacı çocukların korunmasi, ben çocuk muyum? Mantıksızlığa bak sen!

Suç işleyenleri ya bulamıyorlar ya da yurt dışındalaro zaman erişim engelliyorlar.. Ortada büyük bür tutarsızlık, orantısızlık ve ölçüsüzlük var. Kamuoyu ve medya ciddi ciddi ilgilense üstüne gidilir ama ilgi yok. Kaç tane ünlü meşhur adam bugün çıkıp blog'uma erişimi engelliyorsunuz dedi? Ankara'nın üzerinde ciddi bir baskı yok, onlarda bunun farkında...

Toplumda da "eskisi gibi "devlet büyüklerimiz yasaklamış biz girmeyelim, okumayalım o zaman" mentalitesi yok artık. Zaman ve toplum değişti sivil toplum devletin ya da mahkemelerin kararlarını sorguluyor, susmuyor ve SansüreSansür gibi çok önemli sivil toplum hareketleri halkın içinden ses çıkarmaya başladı, hatta dernek ve vakıflardan daha sistematik çalışmaya başladı bile.”