sansur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sansur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.08.2015

Özgür Uçkan'ın ardından


Özgür Hoca'nın akademik birikiminden, Türk internet dünyası için öneminden, ifade özgürlüğü adına savaşından ve bunun gibi bir sürü konudan bir de benim bahsetmeme gerek yok sanırım. Çünkü herkes biliyor; Özgür Hoca gerçekten "çok" bir insandı, çok bilgili, çok donanımlı, çok inatçı, çok kararlı. 

Ben Sansüre Sansür vesilesiyle 2008 sonu gibi tanıştım Özgür Uçkan'la. Belki reklamcılardan ifade özgürlüğüne verilen farklı bir destek önemli gelmişti Özgür Hoca'ya, ilgisini çekti bizim tezcanlı/heyecanlı ama dağınık sansür tepkimiz.  Açıktı her fikre, o olmaz, bu olmaz'ları yoktu ve belki sansür konusundaki her fikrin, her eylemin, her farklı tepkinin internet denen koca yapbozun sağlığı için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Farklılıkları yok etmeyi değil, muhafaza ederek bir araya getirmeyi severdi o. Çünkü evet eşyanın doğası buydu, özgürlüğü için savaştığı (mız) internet, tam olarak da böyle bir yerdi. Ve tam da o yüzden, buluşmamız kaçınılmazdı belki de. Birkaç akademisyen, birkaç geyik reklamcı, birkaç deli, birkaç pornocu, birkaç hukukçu... Buluştuk ve voltran olduk, Sansüre Sansür olduk.

Önceleri ne yapabiliriz'i konuşuyorduk. Fikirler, projeler gırla... Hocam'lar, sizli bizli konuşmalar, hömhömhöm'ler... Sonra sonra birbirimizi tanıyıp kaynaştıkça geyik de çevirir olduk. Ve işte ben oradaki Özgür Uçkan'ı anlatmak isterim biraz. Gülen, eğlenen, geyik yapan, güzel müzikler paylaşan, çekirdek çitleyen Özgür Hoca'yı.


O gruptaki herkes çok nev-i şahsına münhasır insanlardı. "Çok komik bir aile gibi olduk" demiştik bir gün. Sonra herkese bir rol vermiştik o gün. Diğerleri kendi rolünü hatırlar mı bilmem de, ben ailenin serseri kızıydım, Özgür hoca da babamız.


Çünkü öyleydi Özgür Uçkan. Gülen, eğlenen, öğreten, moraller bozuldu mu motive eden, arada çeki düzen veren, bizi bir amaç etrafında bir arada tutan, yılmamıza, pes etmemize asla izin vermeyen, saldırı oldu mu bizi en önde koruyan, biraz Hulusi Kentmen, biraz Münir Özkul, biraz tatlı biraz sert bir baba gibi.


Bana son sözü anne olduğumu öğrenince Google Plus'tan olmuş:

"Hah ha! Çok sevindim. Beraber büyüyün."

Ne tatlı.

Aptal Google Plus'ı hiç kullanmazdım ben, o yüzden cevap veremedim buna ama Özgür Uçkan ona bile şans vermiş, görüyorsunuz...

İşte böyle biriydi Özgür Uçkan.

Eksikliği kapanmaz, yeri dolmaz, üzerimizde emeği çok, öğrettikleri sayısız.Türk internet dünyası içinse çok büyük bir kayıp...

Sansüre Sansür ailesi seni hiç unutmayacak Özgür Baba. Seninle "yürümek" bir onurdu. Her şey için teşekkürler.


Beklenen bir haber bile insanı altüst edebiliyor. Bazı kayıplara hazırlanmak mümkün olmuyor. Özgür hoca gitti.

İnsan ayırmazdı. Titrine, sosyal statüsüne, ekonomik durumuna, eğitim-öğretim seviyesine, yaşam tercihlerine, yönelimlerine bakmaksızın herkesle iletişim kurup, konuşup, özgürlükler söz konusu olduğunda kim olduğuna bakmadan doğru bildiğini –referanslı, alıntılı, bilimsel içerik ve üslupla- savunur, gözünü kırpmadan tartışmaya, kavgaya girerdi. Özgür hoca insan ayırmazdı.

Onun için her internet kullanıcısı eşit birer netdaştı (hyperlink http://inet-tr.org.tr/inetconf14/sunum/siyaset-digitalaktivizim-uckan.pdf). Yeni medyayı yeni medya yapan ‘öteki mevcudiyet’i önemserdi. Anonim olmadığı halde anonimliğin önemini, hactivizmin sanatsal değerini bağıra çağıra anlatırdı. Sahip olduğu ve ürettiği katmanlı ve disiplinlerarası bilgi bulutu herkese açıktı. Sahip olduğu kitaplar ve müzikler de öyle.

Bilginin göçebe olduğu ağ zamanında sanatçının da ağ göçebesi olduğunun altını çizen yine Özgür Uçkan’dı. İnternetin, ilkel gelenekleri, nesiller boyu sorgulamadan kabul görmüş kemikleşmiş adaletsizlikleri yok etme potansiyelinin farkında olan nadir insanlardan biriydi. İnternet özgürlüğü için savaşırken “idare edelim”, “günü kurtaralım”lar onun için söz konusu değildi. İnatçılık ve kararlılıkla doğrudan hedefe ulaşmaktı önemli olan. Tam da bu nedenle bizim her kayboluşumuzda feneri (kimi zaman gözümüze) tutan, karamsarlığa düşüp her vazgeçişimizde tekrar tekrar ve daha güçlenerek bir araya getiren oydu. Her birimizi, farkında bile olmadığımız niteliklerimize göre yönlendiren, kendimizi ve kollektif gücümüzü keşfetmemizi sağlayan Özgür Uçkan’dı. Kadim zamanlarda FriendFeed’de kim kimdir konulu bir feedin altında beni akademisyen- dijital aktivist diye etiketleyerek titrimi veren ve sahip çıkmama neden olan da yine Özgür hoca olmuştu.

Ucu bucağı görünmeyen bir uçurumun başında durup aşağıya bakmak gibi hissettiren entelektüel ve akademik birikimiyle ilgili ne kadar yazılsa eksik kalacak. Günlerdir yazıp sildiğim bu zor metin sayesinde hatırladığım şeylerden biri ise bu birikimle çok alâkasız (ya da belki tam olarak bu birikimden kaynaklanıyor). Türkiye’deki internet sansürünün bir araya getirdiği, aslında birbiriyle yolları kesişmeyecek bu küçük grup, çok eğlendik.

Anonimlik, hactivizm, mahremiyet, gözetleme, geçen yüzyılın küflü telif yasaları veya sıradan bir mevzuyla ilgili tahilsiz bir beyanat, fark etmeden sansürü savunan bir diğer bahtsız kişi saatlerce ekran başında karnımız ağrıyıncaya, gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülmemize neden olabiliyordu. Kapalı grupta kararlaştırılan bu geçici sosyal ağ hack’i, herkesin eğlencesine açık bir eylem haline geliyordu. Hızlı, anlık ve bol kahkahalı, birbirinden yaratıcı trollüklerle bezeli eylemler ne yazıyla, ne sözle tasvir edilebilirler. Ancak o sırada online olan, orada olan, katılan ve izleyenlerin anlayabileceği, şimdilerde yüzlerine buruk bir gülümseme konduran değerli anılar oldular. Bıraktığı ağır mirasın sorumluluğunu yerine getirebilir miyiz bilemiyorum ama ben de Özgür Uçkan’ı hep bu gülümsemeyle anacağım. Her şey için teşekkürler hocam, huzur içinde uyu.


Bayfiratyildiz (Fırat Yıldız)
İnterneti hava-su-elektrik gibi olmazsa olmaz yaşamsal ihtiyaçlardan biri olarak kullandığımdan dolayı ortaya çıkan saçmasapan sansürler yüzünden bir tepki, bir ses olsun diye Deniz Tan’la SansüreSansür oluşumunu kurduğumuz dönemde tanıştım Özgür Uçkan’la.

Friendfeed’de sansüre karşı ne yapabiliriz deyip, akabinde SansüreSansür ile birlikte hazırladığımız iki kampanya (12) üzerine gelen yersiz eleştirilere karşı Özgür Uçkan her zaman yanımızda oldu, destekledi, ne yapabiliriz konusundaki sorularımıza karşı hiç yorulmadan, bıkmadan cevapladı, ve birlikte iki büyük yürüyüş gerçekleştirdik, biri 17 Temmuz 2010’da, diğeri ise 15 Mayıs 2011’de. Ve o günkü heyecanı bizi motive etti, güçlendirdi. Birkaç kişi ile başlayan bu süreç onlarca, yüzlerce, on binlerce kişinin katılımıyla devam etti, edebildi. Edebildi diyorum, çünkü ne zaman vazgeçmeye kalksak Özgür Hoca’nın motivasyonuyla kendime gelirdim… Ne diyeceğimi bilemediğim, ne yazacağımı kurgulayamadığım bir yazı malesef bu. O yüzden uzatmadan diğer arkadaşlarıma veriyorum sözü.


"Gelen acı haberin yarattığı şokun ardından duygular soğumaya başlayıp mantığın ağır bastığı andan itibaren Özgür hocayı kaybımızın gerçek boyutları da ortaya çıkmaya başlıyor. Abartısız söylüyorum; Özgür Uçkan, İnternet alanında sadece Türkiye değil dünya çapında bir kayıptır. Felsefe ve sanat eğitiminin üzerine ekonomi alanında çalışan ve her biri bir ömür alacak bu uzmanlıkları İnternet gibi uçsuz-bucaksız bir alan üzerinde toplayıp tek potada eritmek, bunu yaparken de geleneksel ile yeni arasında rafine bir denge kurabilecek kadar disiplinlerarası yetkinlikte kaç kişi var ülkemizde ve dünyada? Ya da literatürü İngilizce, Fransızca ve hatta Almanca kaynaklardan tarayacak ve üstüne üstlük tüm bu alanlardaki güncel gelişmeleri 4 dilde takip edecek? Özgür hocayı belki de farklılaştıran en önemli yanı ise paylaşımcılığıydı. Bilginin paylaşımını esas alan yaşam felsefesi, İnternet ile birlikte bir yaşam biçimine dönüşmüştü ve yaptığı tüm araştırmalardan derlediği bilgi birikimini de sosyal medya üzerinden tüm meslekdaşları, öğrencileri ve takipçileriyle paylaşmayı bir öncelik haline getirmişti. Ölümünün ardından birkaç dilde bıraktığı sayısız yazı, makale, sunum, ders ve konferanslar İnternet üzerinden bu bilgileri dünyanın dört bir yanından arayıp bulacak araştırmacıları bekleyecek ve bu sayede ölümünden sonra da insanlığa hizmeti devam edecek Özgür hocanın.

Ancak tüm bu entellektüel bilginin ötesinde, geniş kitleler Özgür Uçkan'ı Türkiye'de İnternet'in özgürlüğü için ödünsüz mücadele eden öncü bir aktivist olarak hatırlayacak. Onu hiç tanımayan dünya vatandaşları bile bir gün onun ismini duyduklarında onu tanımış olmayı isteyecekler. Hatta başlamışlar da.


B. 
Dinlerdin, başka başka düşünsek dahi dinler, hak verir, kendi argümanlarını sunup güzelce izah ederdin. Hiçbir zaman o senin düşündüğün gibi değil demedin bize. Ben seninle birlikte gülebildiğim, düşünebildiğim ve yürüyebildiğim için çok mutluyum. Hayatıma dokunduğun için teşekkürler Özgür hocam... Yine görüşeceğiz.


Eğer bu hayattan sonra öteki bir dünyaya veya reenkarnasyona inanmıyorsanız bu dünyadaki varlığınıza da derin anlamlar yüklemekte zorlanıyorsunuz. O yüzden niçin dünyaya geldik sorusunun cevabını ben “sadece yeteneklerimizin sınırlarını zorlamak ve kendimizi gerçekleştirmek” olarak veriyorum. Hayatın başlangıç ve bitiş çizgisi arasında bunu dağılmadan yapabilmek için de kendimize uğruna çarpışacağımız bir savaş seçmek zorundayız. Yalnızca bir savaş.
Seçtiğimiz bu savaşta verdiğimiz mücadele, biz dünyadan yok olduktan sonra arkamızda bıraktıklarımıza yadigâr kalan tek şey. Belki her zaman dünyayı onu bulduğumuz halinden ileri taşıyamıyoruz ama birileriyle, bir şeylere karşı veya bir şeylerin uğruna verdiğimiz bu mücadelede bıraktığımız izler arkamızdan gelenlerin önünü açıyor. O kesin.
2009 güzü idi. Kısa dönem askerliğimi yaptıktan sonra Stockholm’e dönmeden önce İstanbul’a uğramış ve Özgür Uçkan’ı aramıştım. Şişli’de bir kafede buluşmuştuk. Hava İstanbul’a göre biraz serin olmasına rağmen o çok sevdiği sigarasından mahrum kalmamak için dışarda oturmayı istemişti Özgür. Öyle de yaptık. Askerde bir hayli süzülmüş ve solmuştum herhalde. Saçlarımı da yıllardır olmadığı kadar kısa kestirmek zorunda kalmıştım. Kahvelerimizi ısmarlar ısmarlamaz Özgür’ün ağzından ilk çıkan cümle ’’hiç Frank Zappa’ya benzemiyorsun’’ olmuştu. Buna bir hayli gülmüştük. İkimizin de bir yerlere yetişmesi gerekiyordu. Birer kahve içebildik yalnızca. O kısa sürede Özgür kaç sigara yaktı bilmiyorum. Ama hep güldük. Gülecek bir şeyler bulduk. Şişli’deki o kafede birilerini çekiştirdik, dedikodu yaptık.
Kendi kanımdan olanların dünyaya getirdikleri minik canları bir gün kutlayıp ikinci gün işime gücüme bakabiliyorum ama internette tanışıp ayaküzeri kahve içtiğim Özgür Uçkan’ın artık aramızda olmayışının acısı bu kadar kısa zamanda geçmiyor. Tabii ki planlanmış ve gerçekleştirilmiş bir yaşama başlangıç ile vakitsiz ölüm arasındaki o fark var. Ancak verilmiş savaşların bıraktığı izler ve değerleri de var. Asıl farkı bu seçilmiş ve çarpışılmış savaşlar yapıyor. Yaşamı değerli kılan, içini dolduran bu.
Özgür, kesinlikle savaşını seçmiş ve o savaşta açtığı cephelerin karşısında yer alan bireysel ve kurumsal güçleri rahatsız etmiş biriydi. Bence bu dünyada geçirilen zamanı anlamlandırabilmenin tek yolu bu. Özgür de bunu başarabildiği için çok şanslıydı. Gerçek bir uzun yol koşucusuydu o. Çoğumuz onun kadar başarılı, üretken ve devamlı olamayacağız seçtiğimiz savaşlarımızda. Ama bu yolda bir şansımız olacaksa, ondan öğrendiklerimizin ve bize verdiği ilhamın payı büyük olacak.
Her şey için teşekkürler Özgür.


Özgür Uçkan’a veda etmeme yazısı
Özgür Uçkan’a veda niteliğinde bir yazı yazmak zor. Her an, herhangi bir satırda saçmalamaya başlayabilirim.
Bunun yerine, benim durumumda, başka şeyler yazar gibi yapıp yazmamak mantıklı olabilir. Veda etmemiş olabilirim belki böylelikle.
EDIT: Sonradan baktım da, çok uzun olmuş bu. Affedersiniz. Tam bir TL;DR örneği… Yazıyı başlıklara bölmem belki bir işe yarayabilir. Seçme alıntılar kullanmalıyım. Başlıkların da bold olması lazım bu durumda. Başlık ya…
Bir de, özellikle buraya Twitter üzerinden gelenleri düşünerek yazımı 140 karakterle özet geçmek istiyorum:
Dr. Özgür Uçkan bildiğinden asla şaşmayan çok değerli bir aydındı. Ülkemiz için büyük bir kayıp. Çok üzgünüm. Başımız sağ olsun. #ÖzgürUçkan
Bu.
Bundan sonrasını okumayabilirsiniz. Bu bir şaka ya da temkinli bir atar değil. Kimsenin zamanını yerinde kullanabileceğimi garanti edemem.

“Sansüre neyney?”
Özgür Uçkan’la bir Sansüre Sansür toplantısında tanıştık.
O toplantı her ikimiz için de ilkti ve her ikimiz de orada tanıştığımız arkadaşların acemisi olmamıza rağmen sanki kimse kimsenin yabancısı değildi.
İnternet sayesinde…
Özgür Uçkan ve yine aynı toplantıda tanışma şansını bulduğum kadim dostu Deniz Şener, Sansüre Sansür kurucuları Deniz Tan, Ebru Baranseli ve Fırat Yıldız ile FriendFeed üzerinden yaptıkları —tabir-i caizse— “olağanüstü durum toplantısı” gibisinden bir destek çağrısı üzerine biraraya gelmiştik.
Hep birlikte bulunduğumuz online ortamlarda Sansüre Sansür adına yapılan “hareketleri” doğru bulmayan, kimilerini ancak “insan taslağı” şeklinde tasvir edebileceğim aşırılıkta bazı “profiller”, ilk çıktıklarında büyük yankı uyandıran ve devlet katında(!) hiçbir etkisi olmasa bile halkımız nezdinde ciddi sayılabilecek bir farkındalık yaratmayı başaran bu oluşumu, Sansüre Sansür’ü topa tutmaktaydılar.
Hissettikleri sosyal sorumluluk dışında hiçbir menfaat beklemeden çalıştıklarını bildiğim Sansüre Sansürcü arkadaşlar, —FriendFeed’de alenen şahit olunduğu üzre— kendilerini çoğu durumda haksız ve haddini aşan bir üslupla yermeyi vazife edinmiş bu bozgunculardan yılmış durumdaydılar.
Özgür Uçkan ismi de işte o “yardıma” koşanlar arasındaydı. Bir sosyal medya ortamında sergilenen önyargılı infaza, bariz haksızlığa itiraz edip orada bulunmakla tavrını ortaya koyanlar arasında.
Hani herkes bir “aktivistlik” tutturmuş giderken…

“Alçaklık konusunda onlar olsa olsa hevesliydiler; ama Abuzer Reis bu iş için para alıyordu.”
Yukarıdaki “vazife edinmiş” tabirini laf olsun diye kullanmadım. Vardı öyle vazifeliler… Hâlâ var aynı tayfa ve onlara hasbelkader bulundukları nurlu noktadan vazife saçanlar… Varsın olsunlar. Vazife vazifedir. Durduk yere sana bir vazife biçen olmasa bile vazife verebilecek ehemmiyette insanların vazifelisi olmak, vazifesidir bir yerde herkesin.
Saçmalamak derken bunu kastediyordum. Başka bir beklenti yarattıysam özür dilerim.
Bizler, yani aynı çağrıya uyan onlarca, —hafızam beni yanıltmıyorsa 40–50 kişi kadar bir “LikeMind” nüfusu—, Sansüre Sansür’e arka çıkan sınırlı sorumlu gönüllüler olarak duyurulan zamanda, duyurulan yerde buluştuk.
O gün, toplantıdan ziyade bir tanışma partisi havasında geçmişti ve halen öyle zannediyorum ki orada bulunanlardan her biri, kendilerine tanıdıklarıyla görüşme fırsatı yaratmak istedikleri kadar, online ortamda yazışarak tanıştıkları, benzer görüşleri paylaştıkları kişilerle bir ilk temas kurma, yüz yüze görüşme arzusu duyarak katılmışlardı toplantıya ve beklenen gerçekleşti. Oradaki herkesin oluruyla hazırlanmış bir deklarasyona imza atmış olduk hep birlikte.
Özgür Uçkan dışında yine o toplantıda tanıştığım ve sonrasında dostluğumuzu sürdürmekten keyif aldığım bir çembere dahil olmuştum. İnternet üzerinde bir biçimde var olmayı günlük hayatta var olmaktan farksız gören, sosyal medyada aktif, neredeyse her konuda fikir alışverişinde bulunabildiğin türden arkadaşlıklardı bunlar ve aralarında ortak ilgi alanlarınla ilgili paylaşımlarda bulunabildiğin insanlar da vardı. Hepsi birbirinden değerli arkadaşlar edinmiştim.
Bunları niye anlatıyorum…

“İnternet değil, çevresi kötü”
Aynı çevre daha sonrasında özellikle internette devlet sansürüne karşı duran, bu konudaki gelişmeleri(!) dikkatle izleyen, izlemekle yetinmeyip karşı koymak için sesi ne kadarına yetiyorsa o kadarıyla ses çıkaran, günlük hayatta çoğu birbirinden habersiz ama ortak kaygıları paylaşmaları nedeniyle gittikçe genişleyen bir kitle haline dönüştü.
İnternet sayesinde…
Toplumun genelgeçer ve gayet-resmi algılarından yaka silkmiş herkes, gönüllü, dağıtık yapılı bir örgütlenmeyle normal hayatta savunmaya zaten can attığı ama sesinin çıkmayacağı kabulüyle karşısında sinikleştiği bazı değerlerin, temelde sansür gibi, insan hakları gibi, en geniş anlamıyla “özgürlük” gibi tüm zamanların ayıplarına karşı tavır koymaya soyundu.
Aynı sıralarda Sansüre Sansür oluşumunun çekirdek kadrosuna davet edildim. Bu çok heyecanlıydı! Özgür Uçkan vardı ve diğer arkadaşlar… Sahne arkasında şimdi detaylarını bile hatırlamadığım, belki de ertelemekten el bile sürmemiş olabileceğim birtakım mütevazı işler üstlendim, gündem ve ortak konularımızla ilgili görüş alışverişlerinde bulundum. Sansüre Sansür güzel bir şeydi.

İleriye sarmam lazım…
Günlerden bir gün Özgür Uçkan bir kavram attı internetlere… Bu yeni bir kavram değildi ama herkes bilse bile birileri eyleme dönüştürme inisiyatifini üstlenmezden evvel hayatımızda olmamaları anlamında kıymet-i harbiyesi bulunmayan pek çok kavramdan birine daha işlevsellik kazandırması bakımından önemliydi:
Netdaşlık…
Netdaş ve Sansüre Sansür, Korsan Parti tartışmalarının, Korsan Parti meclis yoklamalarına giren daha kalabalık topluluğun bir parçası haline geldi doğal olarak ve üyesi bulunan tüm bireyler.
Daha sonra sansüre karşı diğer sivil toplum örgütleri, bilişim odaklı yapılar, bizler gibi gayet sivil diğer oluşumlar ve bağımsız gönüllülerle bir araya gelerek internet sansürüne karşı örgütlenmiş iki büyük gösteri yürüyüşünün karar alıcı bileşeni oldular.
İkinci yürüyüş Taksim’den başlayıp Tünel’de bitmişti ancak yürüyüşe omuz veren kalabalık, Tünel’de biten yürüyüşün Taksim’de başlamaya devam eden ucuydu aynı zamanda. İstiklâl Caddesi tamamen dolmuştu.
Bu iki büyük gösteri yürüyüşü “Yüce Türk Milletine” hiçbir şey göstermemiş olsa bile bugün havuz medyası denen medyanın, —o gün ne medyasıydılar bilmiyorum—, iktidara karşı muhalefet gösterilerine ne kadar penguen belgeseli kaldığını göstermişti.

Pardon Hocam…
Tüm bunlar olurken “önce bir ne olacağını görelim ki karizmayı çizdirmeyelim” havasından geri durmayıp sansür yürüyüşlerine dahi ortasından kaynak yapanlar, belli ki Özgür Uçkan’ı ve aynı işe zaman ve emek vermiş ünlü başka isimleri, isim vermeden (ben de vermiyorum, bakınız), “Sansürsüz İnternet” ve “İnternetime Dokunma” yürüyüşlerinin ön saflarında yer almakla suçladılar(!). Salt orada görünmüş olmak için, sahne yapmak için orada bulunmakla…
Sansüre Sansür’ü ve üyelerinden hiçbirini bağlamayan şahsi fikrim odur ki, Türkiye’de “Korsan Parti” fikrinin işlememesinin önündeki en önemli engel bu zihniyetti — Partiler Kanunu falan değil. Oraların buraların ve tüm internetlerin sahibi olmak gibi bir komiklik… ama Türkiye gibi ülkelerde manevra alanı bulabiliyor bu kendisine. Bkz. yukarıdaki “vazifeliler” saçmalamam…
Gezi eylemlerini katılan kişi, örgüt, kolektif, parti, vs. birilerinin tek başına sahiplendiğini düşünün…
O.
Gezi ertesinden bakınca… daha komik.

“Bileceksin, yaşayacaksın, oynayacaksın, tedavi edeceksin, görevini yapacaksın ve özgür olacaksın.”
Özgür Uçkan’ın Netdaş kavramı haricinde hiç de sanal falan olmayan, gayet gerçek yaşamında yansıttığı sıradışı aktiviteleriyle… Aktivite sözcüğü kifayetsiz; aktivistlik de ne ki! “Hiperaktivitesiyle” mevcutlu bulunduğu topluluklar yararına cömertçe harcadığı değerli zamanıyla oluşturduğu işlerden sadece birini, “Friendfeed Lûgatı”nı hatırlatmak istiyorum.
Kendi açtığı başlıklar altına eklediği, biraraya getirilse ders kitabı olabilecek nitelikte bilgilerle döşeli satırlar…

“Aklı karışmış birinin betimlemesi ile akıl karıştıran bir betimleme aynı şey değildir.”
Bir bilgi küpüydü ve uzun uzun, dörtnala yazardı. Yazdıklarından bazılarını anlayamazdınız. Çözmeniz lazımdı… Anlamak için daha önce aynı referanslardan, aynı kaynaklardan, aynı sözcük dağarcığından beslenmiş olmanız ya da merakınızla aranızda seviyeli bir samimiyet varsa, araştırmak, başka bir şeyleri açıp derinlemesine okumak ve yeniden dönmek yazdıklarına… Kaçınılmazdı.
Eh, Hocalık da böyle bir şey değil midir zaten?
Bir çalışmamızda kullandığım ses kaydındaki sözcükleri metne dönüştürürken, —kayıtlarımdan şimdi saydım ve hiç abartmadan net söylüyorum—, benim için toplam 18 yeni isim, kavram ve anahtar kelime edinmişliğim olmuştur.
Hafızamda ve arşivimde önemli bir yeri var Özgür Hocanın. Akademisyenliğiyle ve akademisyenliğinden daha çok insanlık halleriyle.
İnternet vatandaşlığı, mahremiyet, telif hakları, sonra sonra edebiyat, sanat, sanat felsefesi, felsefe tarihi gibi konularda çok şey öğrendim kendisinden; öğrencisi olmamama rağmen (öğrencisi olma şansını yakalayanların bunu gururla dile getirmeleri boşuna değil).

“You measure a democracy by the freedom it gives its dissidents, not the freedom it gives its assimilated conformists.”
Önemli saydığım başka bir gözlem: Özgür Hoca, evet, saçma ama tırnak içinde “Türkiye İnterneti” diye de bir olgu varsa, bu olguya ismine yakışır ölçekte damgasını vurmuş iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insandan biriydi ama orada bulunduğu yer ayrıdır, kelimenin tam anlamıyla. Bir paradoksun içinde kaybolmak istemediğimden isminin başka bazı isimlerle aynı düzlemlerde anılmasını doğru bulmuyorum diyeyim sadece. Bunun aksini iddia etmek önemli bir yanılgıyı ortaya koyuyor.
Şu kadarını ekleyebilirim, Özgür Uçkan, vasıfları üzerinden hayat kalitesini yükseltmek uğruna kimlerden nasıl nemalanılabileceğini de gayet iyi bilen, ancak kendisi hakkındaki yorumlarda vurgulandığı üzre “dikbaşlılığıyla”, —şahsen ben “fikir ve eyleme özgürlüğünden taviz vermemek söz konusu olduğunda kimseye eyvallahı olmaması nedeniyle” demeyi tercih ederim— bu gibi hevesler ve bu hevesleri besleyen şarlatanlarla arasına mesafe koyabilen biriydi.
Özgür Hoca… “kendine özgü bir insandı” demek istiyorum bir de ama bu ifade bana mülayim, naif insanları çağrıştırır daha çok. Eski türkçesi daha iyi sanki. “Nev-i şahsına münhasır” tabirinin sözlük karşılığıydı tam olarak.

“Eğiticinin kim olduğu, öğrettiği bilgiye dahildir.”
Özgür Uçkan her şey dahil bir insandı.
Pozitif bir insandı, evet… Kimilerinin negatiflik şeklinde alma yanılgısına düştükleri çıkışları bile yine ondan dinleyip kavramaya çalıştığım, hem suçlu hem muktedirin…
(bu “hem suçlu hem aptal” ya da “hem suçlu hem bilgisiz” şeklinde de okunabilir — “hem suçlu hem güçlü” sözü sıkıntılı. “Muktedir” kelimesininse “bir şeyi yapmaya gücü yeten” gibi bir anlamı var sadece ve bu güçlü demek olmuyor. Maksatlı kullanmadım ama Sevan Nişanyan son yazılarından birinde işaret etmişti aynı hususa)
…haksızlığına uğramış haklının hakkını aramasına, bir tür olumlu amaca yönelik öfkenin, “yapıcı yıkıcılığın” bir tezahürüydü. Bunu çekinerek yazıyorum yine de. Tanımayanlar bilmezler, Özgür Hoca’nın aksi biri gibi hatırlanmayı isteyeceğini hiç sanmıyorum ki hiç de öyle biri değildi. Davudi sesi engel olmasaydı pamuk gibi adam bile diyebilirdim hatta.

“Information is cheap, meaning is expensive.”
Özgür Uçkan iyi biriydi.
Özgür Uçkan, tuttuğu birinin kendi şahit olduğu bir meselenin ardından öfkelendiğini duyumsadığında sırf gönlünü almak için telefonla arayıp hâl hatır sorabilen biriydi. Ya da online faaliyetine ara vermediği halde aylarca kimseyi arayıp sormayabilen, dehşetli çalışma temposunu bilenlere kendisini merak etmeme konforunu yaşatan biri…
Bu çok yakın dostları ve aile dostları için olmasa da, benim gibi dış kapının mandalı pozisyonundaki dostları için tehlikeli bir konfordu aynı zamanda. Nereden bilecektiniz iki yıldır amansız bir hastalıkla boğuştuğunu, o söylemese… Hele hele bilenler bu konuda tembihliyse…
Geri dönülmez noktaya girdiğinde öğrendim ben de ve buna, —geç öğrenmeme değil elbette, Hocanın içinde bulunduğu duruma— çok üzüldüm; kendimi kötü habere alıştırmaya çalıştım. Çalışmaya devam ediyorum halen.
Özgür Uçkan’a veda niteliğinde bir yazı yazmak zor hakikaten.
İçimden de gelmiyor doğrusu şu anda veda etmek.
Bir gün, belki…


13.01.2014

Youtube Banned in Turkey (again)

Üzülerek yine bir şer haberiyle karşınızdayız.
Şaka değil yine yeniden YouTube engellendi. Şimdilik yan yollardan, proxy ve DNS ayarlarınızla oynayarak, web tarayıcınıza eklentiler yaparak girebilirsiniz ancak önce TurkNet, ardından KabloNet ve sonra UyduNet'e ulaşan mahkeme kararı, internete bağlanma hızınızdan daha hızlı bir şekilde servis sağlayıcınıza ulaşacak ve youtube videolarına erişiminizi engelleyecek ve şu dandik arayüzü göreceksiniz ekranlarınızda.




Ben engel tanımam, girerim diyebilirsiniz. Biz de o zaman neden bütün dünya insan gibi giriyor da biz hep ezik gibi yan yollardan giriyoruz şu internete diye sorarız size.

Bir sonraki sansür haberine kadar esen kalınız efendim, kalabilirseniz.

9.01.2014

Beklediğimiz karanlık ayağımıza geldi! Vimeo engellendi.

Youtube engellini dün gibi hatırlarken büyük ve derin sansür yasasının karanlık gölgesi üzerimize düştü bile. vimeo engellendi.


21.03.2013

Scribd.com da engellendi.


Webrazzi'de yayınlanan haberi aynen aktarıyoruz. 

Ne yazık ki yine olumsuz bir haberle karşı karşıyayız. Bizim de sunum ve pdfleri paylaşmak için kullandığımız döküman paylaşım servisi Scribd.com‘a Türkiye’den ulaşım engellendi.
Bu sabah yavaş yavaş aktif olan engelleme kararı, embed edilmiş dökümanlar için de geçerli olmuş gibi görünüyor.

Dün gerçekleştirdğimiz Webrazzi Dijital konuşmacılarımızın sunumlarını biz de Scribd üzerinden sizlerle paylaşmıştık. Engelleme kararı yüzünden bu sunumlara da şu anda ulaşım mümkün değil. Ancak en kısa sürede başka bir servise taşıyıp sizlerle sunumları tekrar paylaşacağız. 
İstanbul 12. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 8 Mart’ta verdiği tarihli kararıyla engellenen Scribd.com’a şu anda TTNET ve Turk.net üzerinden bağlanmak mümkün olmuyor. Tahmin ediyoruz ki diğer İSS’ler için de durum çok farklı değildir.
Büyük ihtimalle yasaya aykırı belli bir dökümanın paylaşılması yüzünden engellenen siteye erişimin en kısa sürede açılacağını umuyoruz.

2.07.2011

Sendikalardan İnternet Sansürüne Karşı Basın Açıklaması


29 Haziran 2011 tarihinde Tekgıda İş'in çağrısı ile bir araya gelen TÜRK-İş ve DİSK'e bağlı Petrol-İş, TÜMTİS, TOLEYİS, Birleşik Metal-İş, Dev-Sağlık-İş, Limter İş ve İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform, SansüreSansür, Netdaş ve Alternatif Bilişim Derneği üyeleri, TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube Binası'nda internet sansürüne karşı basın açıklaması yaptı...


İnternet Erişimi Yurttaşın Temel Hakkıdır

Sansür ve Filtrelemeye Hayır

Seçim öncesinde çok tartışılan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” başlıklı BTK Kurul Kararı 22 Ağustos’tan başlayarak internet dünyasını devlet kontrolüne alınmasını sağlayacak bir sansür girişimidir. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak. Filtreyi aşmak suç sayılacak. Filtre kıstasları ise tamamen BTK tarafından belirlenecek.
Kamuoyunda rahatsızlık yaratan ve Türkiye'deki İnternet sansürü uygulamaları, giderek temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı bir hal almaktadır. Bu konuda kaygı ve rahatsızlık içerisindeyiz. Tüm Türkiye'yi ve biz işçi sendikalarını yakından ilgilendiren İnternet sansürü uygulamalarına karşı itirazlarımızı ve önerilerimizi iletmek için bir araya geldik. 15 Mayıs tarihinde özellikle İstanbul’da sokaklara çıkarak “sansürsüz internet” talep eden 60.000 yurttaş’la dayanışma içindeyiz.

Mevcut uygulama sansürdür

Türkiye'de 2007 yılında 5651 nolu kanun ile birlikte yapılan düzenlemelerin ardından erişime engellenen sitelerin sayısı resmi olmayan rakamlara göre 20 bine yaklaşmıştır. Kamuya açık erişim sağlanan yerlerde zorunlu hale getirilen filtre sistemleri de 60 binden fazla siteyi engellemektedir. Bu sayı maalesef her gün artmaktadır. Erişimi engellenen sitelerin arasında öne sürüldüğü gibi sadece pornografi ya da benzeri içerikli siteler yoktur. Erişimi engellenen veya filtrelenen sitelerin önemli bir bölümü alternatif haber kaynakları, politik içerikli siteler, bazı sendika ve emek örgütlerinin siteleri, toplumun farklı kesimlerinin talep ve itirazlarını dile getirdikleri sitelerdir. Bu durum asıl amacın sansür olduğunu göstermektedir. Ayrıca İnternetin büyük birikiminin toplandığı önemli alan adları tek bir içerik/sayfa yüzünden engellenmekte ve bu birikimlere toplumun erişmesinin önüne geçilmektedir.

BTK Kurul Kararı hak ve özgürlüklere aykırıdır

Her şeyden önce BTK Kurul Kararı merkezi filtreler önermekte ve tüm trafiği bu filtreler aracılığı ile vatandaşlara sunmak istemektedir. Merkezi filtre uygulaması, devlet eliyle gerçekleştiği her durumda SANSÜRDÜR. Çünkü vatandaşın seçme, bilgiye erişme özgürlüğü elinden alınmakta, bilgi yurttaşlara ulaşmadan devletin ilgili teknokrat ve bürokratları tarafından engellenmektedir.
Bu süzme işlemini kimin nasıl yapacağı, yani ön görülen kara ve beyaz listelerin nasıl oluşturulacağı da belirsizdir. Ucu açıktır. Hükümetlere hassasiyetlerine göre liste hazırlama olanağı tanımaktadır. Gerçek yaşamda hükümetlerin, devletin ilgili bürokratik kurumlarının nasıl keyiflerince işleyip hak ve özgürlüklerimizi sınırladıkları ortadadır. Alan yasakları, grev yasakları, örgütlenme ve sendikal hakların önündeki keyfi, yasal olmayan engeller, devlet geleneği hakkında bize fikir vermekte, böylesi ucu açık bir filtreleme sisteminin nereye gideceğini göstermektedir.

Merkezi filtre çocukları koruyamaz

Elbette çocuk istismarının, nefret söyleminin ve benzer suçların internet mecrasında serbestçe yayılmasının önüne geçecek yasal düzenlemeler yapmak gereklidir. Dünya çapında çocuk pornografisi, çocuk istismarı, nefret suçu gibi konularda yapılan sınırlamalar sansür olarak nitelendirilmemektedir. Ancak internetin devlet kontrolüne alınması, merkezi filtre gibi uygulamalar iddia edildiği gibi çocukları koruyamamaktadır. Her gün yüz binlerce içeriğin üretildiği bir ortamı filtreleyebilmek mümkün değildir. Merkezi filtreleme çeşitli ülkelerde denenmiş fakat ya tepkiler sonucu ya da çözüm olmadıkları için terkedilmiştir. Çocuğu korumak ailenin görevidir. Aileler çocuklarını gerçek yaşama hazırladıkları gibi, çevrimiçi dünyadaki risklere karşı da hazırlamak sorumluluğundadırlar. Risklerden korunmak ancak eğitimle mümkün olabilir. Bu konuda eğitim kurumlarına, medyaya, sivil toplum örgütlerine, sendikalara büyük sorumluluk düşmektedir. Teknolojik gelişim ayrıca ailelere çocukları korumak için yeterli bireysel teknolojik olanaklar sağlamaktadır. BTK gibi kurullar bu alanda insanlara hizmet verebilir. Merkezi filtre hiçbir şart altında kabul edilemez ve asıl amacı sansürdür.

Ahlaki kaygı ve hassasiyetlerimizin istismarı

Çocukların risk olarak öne sürülmesi, maalesef toplumu ikna etmek için yaratılmış bir ahlaki gerekçedir. 2007'de 5651 nolu yasa çıkmadan önce benzer şekilde İnternet'in ne kadar kötü bir ortam olduğu medyada işlenmiş ve toplum hazırlanmıştır. Bu hükümetlerin her dönem başvurdukları, kritik konulara yurttaşları hazırladıkları kötü bir yönetme metodudur. Toplumumuz genel olarak çocuk ve aile konusunda hassastır. Bu hassasiyet maalesef istismar edilmektedir.

Toplumun bir parçası ve yurttaşlar olarak hepimiz bu konuda hassasız ve İnterneti güvenli kullanmak istemekteyiz. Fakat bu uygulamanın bunu amaçlamadığını, amacının sansürü derinleştirmek, İnterneti kontrol altında tutmak olduğunun farkındayız. Ne sansür ne de toplum hassasiyetlerinin istismarı demokratik toplumlarda kabul edilemez.
İnternet, işçi hareketleri, politik kampanyalar, hak mücadeleleri için artık vazgeçilmez bir mecradır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmesi, örgütlü bir toplum yaratma mücadelemize sağladığı yararlar, yönetme ve karar alma süreçlerine yurttaş katılımını arttırması açılarından ülkemizin geleceği için çok önemli bir olanaktır.

Birleşmiş Milletler, 4 Haziran'da gerçekleştirdiği oturumunda İnterneti temel bir insan hakkı olarak tanımıştır. Ayrıca, Avrupa Konseyi’nin Strasbourg’da 18 – 19 Nisan 2001′de gerçekleştirdiği konferansında onayladığı “İnternetin Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek” başlıklı kararı ise, internet erişimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne eklemiştir. Her iki karar da, ilgili sözleşmelerde taraf olan Türkiye’nin iç hukukuna uyarlamakla yükümlü olduğu kararlardır.

Hükümeti ve ilgili kurumları
  • Kurul Kararını derhal ve acilen geri çekmeye,
  • İnterneti tehdit gören yaklaşımlarla hazırlanmış başta 5651 gelmek üzere tüm yasa ve yönetmelikleri adım adım gözden geçirmeye ya da iptal etmeye
  • Konunun muhatabı çeşitli STK'lar, odalar ve sendikalarla birlikte riskler kadar olanakları gören yeni düzenlemeler yapmaya çağırıyoruz.
Bu sansür girişimi 12 Eylül Anayasası'nın ve devleti vatandaştan üstün gören devlet geleneğinin bir ürünü olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde engellerin bir parçasıdır. Yeni Anayasa yapımı sürecinde düşünce ve ifade özgürlüğünü kayıtsız şartsız güvence altına alan düzenlemeler yapmak, 30 yıldır yaşanan bunca deneyimin ışığında, tüm siyasi aktörlerin görev ve sorumluğudur.

8.05.2011

Internetime Dokunma!



Bizler, Sansüre Sansür, ekşi sözlük ve bobiler.org olarak şu anki ilk
hedefimiz `15 mayıs 2011 sansüre karşı yürüyüş`e 100 bin genç ve hatta daha kalabalık bir internet kullanıcı grubuyla katılmak. Bu yüzden hepinizin (evet sen dahil) orada olması lazım. Ayrıntıları yine buradan duyuracağız.

21.01.2011

Grou.ps da sansürlendi



Webrazzi'den aldığımız habere göre, bugünün ikinci sansürü, internet sansürüne karşı çalışmalarından da hatırlayacağınız Emre Sokullu'nun kurucusu olduğu Grou.ps'a sitesine uygulanmış.

Kullanıcılarının kendi ilgi alanlarına göre sosyal ağlar oluşturmasına imkan tanıyan servisin engelleme kararı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın 14 Ocak 2011 tarih ve 421.02.00.2011-016019 no’lu kararıyla idari tedbir kapsamında. Engelleme ile ilgili Grou.ps’un avukatı Başak Purut ile iletişime geçen webrazzi ekibine açıklama yapan Purut, engelleme kararının sebebi konusunda henüz bilgileri olmadığını dile getirmiş, gerekli çalışmaları yapacaklarını belirtmiş.

iyi haftasonları Türkiye...

Sanalika da erişime engellendi - Sanalika basın açıklaması



Bugün de iki ayrı sansür uygulaması haberiyle sizlerleyiz. İlk haberimiz, Ankara 7. Sulh Ceza mahkemesinin 2011/69 numaralı ve 18 Ocak 2011 tarihli kararıyla erişiminin koruma tedbiri kapsamında engellenen sanal dünya uygulaması Sanalika, bugün bir basın açıklaması yaptı. Açıklama aşağıdaki gibidir:

Sanalika’nın erişime engellenmesi ile ilgili basına, ailelere ve kamuoyuna açıklamamızdır.

Sanalika.com ve Sanalika.net alan adlarından sunulan interaktif oyun ve sosyal ağımız, ne yazık ki, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın talebi ve Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararıyla erişime engellenmiştir.

Hemen belirtmek isteriz ki, global pazara şimdilik İngilizce ve İspanyolca dillerinde sunulan, arkasında 3 yıllık emek ve yoğun bir bilgi birikimi bulunan Sanalika markası ve oyunu sadece Türkiye’de 10 milyon üyeye ulaşmıştır. Sanalika, 10 milyon üyesine kendi dünyalarını oluşturabilecekleri ve kendilerini ifade edebilecekleri sanal bir yaşam alanı oluşturmuştur.

Her yaş grubuna hitap eden sosyal oyun Sanalika’nın arkasında teknik, idari, hukuk ve tasarım ekibi olarak 53 kişinin emeği bulunmaktadır. Sanalika ekibi tarafından, oyun sürekli geliştirildiği gibi, hassas olunması gereken konuların farkındalığından dolayı, üyelerinin büyük bir kısmını oluşturan 7-18 yaş grubu için de özel çalışmalar yapılmıştır.

  • Dünyada, Sanalika’nın benzeri olan hiçbir oyunda halen yaş grupları ayrımı yapılmadığından, 18 yaş altı tüm çocuklar yetişkinlerle aynı ortamda bulunabilirken, Sanalika 7-12 ve 13-17 yaş gruplarına özel alanlar açmıştır.
  • Çocukların olduğu dünyada, zeka geliştirici oyunlar bulunmaktadır ve sosyalleşmeleri için çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Oyun içerisinde, 23 Nisan ve 29 Ekim bayramları kutlanmış, 27 Mart Dünya Tiyatro günü kutlanmış, çeşitli ressamların resimleri sergilenmiş, , çeşitli sanatçıların konserleri düzenlenmiştir.
  • Çocukların rahatsız edilmemesi için küfür, argo ve hakaret içerikli üye mesajlarının semantik olarak engellenmesi sağlanmış, rahatsız edici eylemlerde bulunan üyelerin sistemden dışlanması sağlanmıştır.
  • Başka bir yaş grubundan herhangi bir kimsenin 7-18 yaş grubunun dünyasına girmesi teknik olarak engellenmiştir.
  • Sanalika tarafından ebeveynlere yönelik “Aile Koruma Programı” oluşturulmuş, ebeveynlere çocukları için saat sınırlaması, içerik sınırlaması gibi imkanlar getirilmiştir.
  • Sanalika’nın çocuk dünyasında, çocukların eğitilmesi için çeşitli eğitim projeleri yapılmıştır.
  • Sanalika’da sosyal sorumluluk projeleri kapsamında çoçukları bilinçlendirme amaçlı çeşitli etkinlikler yapılmıştır ve yapılmaya da devam edecektir.
  • Şirketimize başvuran her ebeveyne bilgi verilmiş, sorunları ve şikayetleri çözüme kavuşturulmuştur.
  • Zaman zaman Emniyet Müdürlüğü’nden gelen kötü niyetli kullanıcıların IP bilgilerinin kendilerine iletilmesine yönelik yazılara en kısa sürede cevap yazısı yazılarak ve bu konuda her daim eksiksiz bilgi sağlanarak Emniyet Müdürlüğü’ne destek verilmiştir.

Ancak, çocukların hem eğlenmesini, hem sosyalleşmesini hem de eğitilmesini sağlamak için çalışmaların yapıldığı Sanalika oyunu, ne yazık ki “yargısız infaz” yapılarak çocukların cinsel olarak istismar edildiği, çocuk avcılarının cirit attığı, çocukların psiko sosyal durumunu etkileyecek uygunsuz konuşmaların yapıldığı, çocukların içkiye ve kumara özendirildiği bir ortam olarak değerlendirilerek erişim engelleme kararı verilmiştir.

Erişim engelleme kararı talebinde delil olarak, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) ulaşan 208 adet şikayet başvurusu, iki adet gazete haberi ile Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nün raporu konulmuştur. TİB’in topladığı 208 şikayetin içeriği incelendiğinde, neredeyse çok büyük bir kısmının aynı kalemden çıktığı açıkça görülmektedir. Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nün raporunda, çocukların cinsel olarak istismar edildiği, çocukların psiko sosyal durumunu etkileyecek uygunsuz konuşmaların yapıldığı, çocukların içkiye ve kumara özendirildiğinin uzmanlarca tespit edildiğini, ancak bu tespitin neye göre ve nasıl yapıldığı konusunda bir açıklamaya yer verilmemiştir. Dosyada bulunan gazete haberleri ise aynı kurumun Anadolu Ajansı’na servis ettiği haber metinlerinden başka bir şey değildir. Aynı haberlerde, çocukları korumak amacı bahane edilerek bir çok arkadaşlık sitesinin, oyunların ve sosyal ağların kapatılması için gerekli çalışmaların yapıldığından bahsedilmektedir.

Tüzel kişiliği ve markası sicilde kayıtlı olan; vergisini düzenli olarak ödeyen, ortakları, çalışanları, adresi, telefonları belli olan Sanalika’ya ulaşmak ve rahatsızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapmak yerine, sorgusuz sualsiz, cevap ve savunma hakkı vermeden siteye erişimin engellenmesini istemek, bize göre iyiniyetli bir yöntem değildir. Zira, kurumlara ulaşan şikayetler ve bazı konulardaki hassasiyetler rahatlıkla çözüm yoluna ulaştırılabilecekti.

Erişim engelleme kararının hukuka aykırılığı konusunda hukukçularımızın itirazlarını yapacaklarını, bunun dışında kurum ve marka imajımızı zedeleyen, ailelerin gözünde oyunumuzu zararlı ilan eden, olmadık suçlamalarda bulunan ve şirketimizi gelir kaybına uğratan kişi ve kuruluşlar hakkında tazminat davalarını açacağımızı kamuoyuna bildirmek isteriz.

Sanalika’nın bazı politikaları eleştirilebilir, -karşı olmakla beraber- Sanalika’nın içinde çocukların bazı kişiler tarafından cinsel istismara uğramalarını ve argo içerikleri engelleyemediği iddia edilebilir, ancak bunları önlemenin yolu siteyi erişime kapatmak ve kafayı kuma gömmek değil, karşılıklı işbirliği yapmaktır. Eğer siteyi erişime engellemek yerine işbirliği yapılabilseydi, oyun içine girebilecek kötü niyetli kişilerin tespit edilmesi ve soruşturulması da mümkün olabilecekti. Bunun dışında, Sanalika gibi oyunlar çocukların eğitimi ve kişisel gelişimi için çok iyi fırsatlar sunabilecektir. Bu tür oyunları ve girişimleri engellemek, ne çocuk istismarını ne de başka suçları azaltabilecektir. Aksine bu tür oyunlar, istismarı engellemek bir yana çocukların eğitilebilmesi için fırsat olarak görülmelidir.

Dünyadaki hiçbir oyun ya da site, çocuklara yüzde yüz koruma sağlayabileceğini iddia edemez ama yüksek sorumluluğun gerektirdiği bu konu hakkında da kayıtsız kalamaz. Biz Sanalika ekibi olarak, her zaman çocukları korumaya yönelik önlemler almaya çalıştığımızı, ebeveynler için kontrol mekanizmaları oluşturduğumuzu, oyun içinde olabilecek kötü niyetli eylemleri her daim engellemeye çalıştığımızı, bugüne kadar kötüniyetli kişilerin tespiti konusunda yasal makamlara yardımcı olduğumuzu her yerde her zaman söyledik. Bunu her zaman da söylemeye devam edeceğiz.
Basına, ailelere ve kamuoyuna saygıyla sunarız.

Sanalika ekibi adına
Oyun Stüdyosu Ltd. Şti.

25.11.2010

Sesli Sözlük'ün de sesini kapattılar


Bu sansür haberlerini vermekten çok sıkıldım sayın okuyucu. İtiraf ediyorum bir süredir biliyordum sesli sözlük sitesinin de erişime engellendiğini. İlk önce inanmak istemedim, sonra da bekledim başka bir yazar duyursun diye, belli ki kimsenin eli varmadı. Bu gece sesli sözlük linkini yazdım bir kez daha browser'a memleketimin şahane sansür manzarası yine dikildi karşıma.

Sesli Sözlük sitesi de sizlere ömür, iyi sansürler Türkiye...

Güncelleme: Haberi yaptıktan sonra gelen yorumlarda öğrendik ki sesli sözlük hakkında içerik hırsızlığı yaptığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuş. Kaynak için tık tık

Güncelleme 2.0: Hangi sitenin hangi nedenle kapatıldığını öğrenmemiz ne yazık ki ancak söylence ve/veya tarafların yaptığı açıklamalarla mümkün olabildiğinden haberle ilgili 2. bir günceleme yapmak gerekti. Karanlıkta kör dövüşü tüm hızıyla devam ediyor. Avukat Başak Purut'un konuyla ilgili açıklamasından öğrendiğimiz kadarıyla bir önceki güncellemede verdiğimiz link'e istinaden söz konusu diğer site bu davada taraf değil ancak onunla ilgili de bir durum var-mış. Sesli Sözlük sitesinin kapatılma nedeni telif hakları ihlali gibi duruyor. Gelişmelerle sizlerle olacağız...

30.10.2010

Legatum Institute web sitesi de Türkiye'ye Engelli

Türkiye You Tube yasağının kaldırılmasına sevine dursun bizler yeni bir sansürlü sitenin daha varlığından haberdar olduk. Uluslararası Düşünce Kuruluşu Legatum Institute web sitesi Mersin 1. Sulh Ceza Mahkemesinin Koruma Tedbir (biri lütfen kimi neden koruduğunu da açıklasın) kapsamında, 06/05/2009 tarihinde verdiği kararla Türkiye'ye engellenmiş. Telekomünikasyon Başkanlığı'nın buradaki mesajı "düşünmek tehlikeli ve yasaktır" olmalı...






engelliler listesine eklemek üzere: http://www.li.com/aboutus.aspx

14.07.2010

Bizimle oynar mısın?

İnternet sansürü karşıtı oluşumlardan "elim sende" sitesinden aynen alıntıdır.

Türkiye’de sansür aldı başını gidiyor, gün geçmiyor ki yeni bir sitenin daha sansürlendiğini öğrenmeyelim. İmza kampanyaları, deklarasyonlar, basın açıklamaları, sansüre karşı olan herkes bir şekilde sesini çıkartmaya çalışıyor ve daha fazla ses çıkartmadığımız sürece sansürden kurtuluş yok. Biz de dedik ki hadi bir oyun oynayalım, hem sansüre karşı kendi sesimizi çıkaralım, hem de herkesle birlikte oynayarak bu sesi güçlendirelim: ELİM SENDE! Sansüre karşı mesajlarımızı elimize yazıp, elim sende diyerek kamuoyuna, medyaya ve siyasilere iletelim. Amacımız yüzlerce -belki de binler ya da milyonlarca- mesajı toparlayıp bir video hazırlamak, şunun gibi bir şey:

video platformvideo managementvideo solutionsvideo player

Doğa için Çal projesini duymuşsunuzdur, ne kadar yayılıp ses getirdiği de malum. Sansüre karşı yüzlerce insanın mesajlarından oluşan bir video da benzeri bir ses getirmez mi? Bizce getirebilir! Siyasetçiler için kağıt üzerindeki imzaları göz ardı etmek kolay, yazılı bir ismin arkasındaki kişiyi görmeden.. Halbuki karşılarında duran sansüre karşı binlerce insanın yüzünü ve mesajını görmezden gelmek hiç de kolay değil.

Sen de sansüre karşı sesini çıkart ve bize katıl! Bu postaya video yorumu olarak mesajını gönder ve bu sayfayı tanıdıklarınla paylaş. Ne kadar fazla insana ulaşabilirsek o kadar güçlü bir video ortaya çıkarabiliriz. 15 Ağustos’a kadar video topluyoruz, gecikmeden sen de yükle videonu! Evet, imza atmak kadar kolay değil ama internete erişim özgürlüğünü geri kazanmak için bir imza atmaktan biraz daha fazlasını yapabilirsin.

Bu güzel projeye katılmak isteyenleri hemen şöyle alıyoruz.

20.06.2010

İnternet'te Sansüre Karşı Ortak Platform Toplantısı Kararları


19 Haziran 2010'da 13:00-17:00 saatleri arasında KadirHas Üniversitesi'nde yaptığımız toplantı sonucunda aşağıdaki kararlar çıktı:

1) Bir ortak deklarasyon metnini müzakere ettik. Bu, özellikle internetteki son sansür olaylarıyla ivme kazanan hak ve özgürlük ihlallerini güncel bir çerçevede ele alan bir metindi. Taslak metinde bazı değişiklikler yapıldıktan sonra, Pazartesi gününden itibaren paylaşılacak.

2) Ortak Platformun ortak paydası, yani asgari müşterkler konusunda uzlaştık. Bunlar şu ilkeler: - Düşünce, ifade ve iletişim özgürlüğü - Özel hayatın korunması ve Mahremiyet - Erişim hakkı temelinde, - İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi - Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları çerçevesinde İnternette sansürün her türüne, kimden gelirse gelsin, ilkeli bir karşı duruş...

3) Bu ortak payda temelinde, Ortak Platform'un, şimdilik hukuksal bir statü kurmaksızın, bir tür "Çatı Platform" olarak kurumsallaşması gerektiği konusunda uzlaştık. Bu çatı platform içinde yer alan kurum, kuruluş ve bireyler, sadece internet sansürüne karşı yapılacak çalışma ve eylemlerde birlikte davranacak; onun dışında her biri kendi otonom yapısını koruyacak. Bu kurumsal yapının, öncelikle bir "izleme komitesi" (watchdog) olarak davranması, internette sansürün kaydını tutarak envanterini çıkarması, bu billgiyi kamuoyuna iletmesi konusunda anlaştık. Bir diğer önemli çalışma da, benzer uluslararası platform, kurum ve kuruluşlarla ilişki kurarak küresel işbirliğini geliştirmek. Ortak Platform'da yer alan kuruluşların birer temsilcisi ve dileyen bireyler, Platfrom'un koordinatör kurulu gibi davranacak. Bu bir yönetim kurulu işlevi taşımayacak; bu kişiler belirli bir süre içinde değişecek; bu koordnasyon kurulu ve çalışma grupları düzenli olarak toplanacak.

4) Ortak Platform'un bir web sitesi, bu site üzerinde entegre grup ve iletişim faaliyetleri olacak. Siteyi hayata geçirmeyi ve diğer online iletişim çalışmalarını yürütmeyi LKD (Linux Kullanıcıları Derneği) üstlendi. Bu site üzerinden ve buna entegre olacak diğer kanallar üzerinden iletişimde bulunacağız.

5) Burada toplanan ve orada dile getirilen önerilerden hareketle bir çok eylemi tartıştık. Online olarak rahatlıkla yürütebileceğimiz eylemler dışında, mutlaka "sokağa inmek" gerektiğinde de uzlaştık. Toplantı zamanınca ancak ana fikir olarak tartışabildiğimiz bir çok eylemi detaylandırabilmek için, en kısa zamanda bir çalışma yaparak bir eylem planı oluşturmaya karar verdik.

6) Bu toplantıları düzenli olarak, sık aralıklarla tekrarlama kararı aldık. Bu toplantılar, koordinasyon kurulu ve ilgili çalışma ekiplerinin yanı sıra dileyenin katılabileceği bir yapıda olacak. Bundan sonraki ilk toplantıyı da bu ay sonuna doğru yapmayı planlıyoruz.

Toplantıya katılan ve Ortak Platformda yer alanlar:

İNETD (internet teknolojileri derneği)
LKD (Linux Kullanıcıları Derneği)
Cyberrights.org
Netdaş
SansüreSansür
Korsan partisi oluşumu
Alternatif bilişim
Sansure karşı ekşi sözluk zirvesi
Sansüre karşı yürüyüş ve bobiler.org
Sansure yeter! kampanyası
Yeşiller korsan cephesi
Java Teknolojileri ve Programcıları Derneği
İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu
www.mmistanbul.com
ARI Hareketi
ve bireysel katılımcılar

9.06.2010

Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı?


Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor... Bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de internet kullanıcılarının neredeyse tamamı Google hizmetlerine erişimde yaşanan kaos yüzünden büyük bir sıkıntı yaşadı. Türkiye’de internet toplam olarak yavaşladı, ağırlaştı, saç baş yoldurdu. Kullanıcılar, Google Docs’da bulunan dosyalarına erişemediler; Google Analytics kullanan bütün sitelere erişimde sorun çıktı, siteler sonsuz döngülerde kayboldu; Google Calendar üzerinde randevularını, katılacağı etkinliklerin kaydını tutanlar kayboldu; Google Code çalışmadığı için geliştiriciler sorun yaşadı; yoğun bir biçimde kullanılan ve Türkiye gibi ülkeler için vazgeçilmez hale gelen Google Translate çalışmadı; Google Groups ile proje geliştiren, haberleşen, etkileşimde bulunan gruplar seslerini kaybetti; Google Scholar kapsamındaki eğitim kaynakları erişilemez hale geldi; Google Sites ve Google Blog’da bulunan binlerce blogla bağlantı kesildi; Gooogle Photos’a fotoğraflarını, görsel malzemelerini yükleyenler, Google Images’da görsel arayanlar sıkıntı yaşadı; haber kaynaklarını, blogları Google Reader’la takip edenler boş bir sayfaya bakakaldı; Google’ın arama motoru tam randımanlı çalışmadı; Gmail gitti geldi, milletin yüreğini hoplattı... Youtube’dan bahsetmiyorum; o zaten engelli...

Sosyal ağlarda, önce “ne oluyor, Google mı çöktü, kablo mu koptu” tartışmaları başladı; sonra internet hizmet sağlayıcılara gelen e-posta metinleri ortama düştü: “Değerli Müşterimiz, 3 Haziran 2010 tarihinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan firmamıza iletilen karar sebebi ile Google'a ait bazı IP'lere hukuksal nedenlerden dolayı erişim engellenecektir. Erişimi engellenen IP’ler dolayısıyla, Google’ın bazı uygulamalarına erişememe ya da yavaşlık yaşanması beklenmektedir. Bu engellemenin muhtemel etkileri içerisinde; - Google web sitesine erişimde sorun yaşanması - Reklam vb. analiz verisi için web sitelerinde Google analytics, Google maps gibi Google uygulamalarını kullanan portal veya web sitelerinde erişimlerin yavaşlaması, - Google Toolbar yüklü bilgisayarlarda bazı sitelere yavaş erişme, - Web siteleri dahilinde “google search” kullanan alan adlarına erişimde yavaşlama, - Firmanıza ait Google uygulamalarıyla entegre ya da Google Search’ a dayalı bir takım uygulamalarınızın bu erişim kısıtlamasından etkilenmesi söz konusu olabilecektir.

Bu haberi takiben, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) bu sefer de Google’ı mı engellediği tartışılmaya başlandı, ortam hararetlendi. Erişim engelleme istatistiklerini bile yayınlamaya tenezzül etmeyen TİB, her zamanki gibi internet kullanıcılarından bir açıklamayı çok gördüğü için, doğal olarak, komplo teorileri de dahil, çok sayıda yorum ortalılıkta uçuşmaya başladı. Google’ın internet kullanımına ne kadar entegre olduğu ve bu durumun bireysel ve kurumsal tüm internet kullanıcılarını etkilediği düşünülürse, oluşan infiali doğal karşılamak gerekir.

Haberler sosyal medyadan geleneksel medyaya taşınca, TİB’den bazı bilgiler önce “seçilmiş” medya kuruluşlarına sızdırıldı, infial dinmeyince de resmi bir açıklama geldi mecburen: “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ankara, 04.05.2010 Bazı basın yayın organlarında, hakkında erişim engelleme tedbiri uygulanmamış google gibi kimi alan adları/web siteleri ve hizmetlerinin erişimlerinin engellendiği yönünde yapılan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Tarafımızca tesis edilen işlem, kamuoyunun yoğun gündemini oluşturan İnternet adresleriyle ilgili olmayıp, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 no’lu kararı gereği erişimi engelli olan,http://www.youtube.com İnternet adresine ilişkin IP adreslerinin güncellemesinden ibarettir. Sonuç olarakhttp://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan İnternet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketlerin elinde bulunmaktadır.”

Uzun uzadıya anlatmak yerine, TİB’in açıklamasını gördüğümde Friendfeed’de yazdığım yorumu aynen buraya yapıştırayım: “TİB, zaten bildiğimiz şeyi söylemiş: ‘Ben Google'ı değil Youtube'ı engelledim. Ama aklım başıma yeni gelip bakalım bir de IP bazlı engelleme yapayım dediğim için elime yüzüme bulaştırdım, arada Google servisleri de kaynadı. Ama bundan Google suçlu. Benim uluslararası hukuka ve kendi anayasama bile aykırı olan 5651 sayılı yasama uyarak yaptığım bu engellemede Google elimi kolaylaştırıp Youtube'a istediğim zaman engelleyebileceğim tek bir IP atamıyor! Google suçlu, çünkü tüm uluslaarası toplumun dalga geçtiği sansür yasama saygı göstermiyor’... demiş. (mealen :)

Aslında bu yazıyı ne olup bittiğini anlatmak için yazmıyorum. Hepiniz olup bitenleri gayet iyi biliyorsunuz. Ben bunları yazarken sorun hala çözülmüş değil. Çoğunuz sıkıntı yaşamaya ve içinizden rahmet okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazının asıl amacı, bu skandalın (artık bu olayla ilgili olarak “Google Skandalı” kod ismini kullanacağım) yarattığı hareketlenmenin, Türkiye’de internet sansürü karşısında oluşan toplumsal muhalefet için bir “eşik etkisi” yaratıp yaratmayacağını sorgulamak.

Bunu sorgulamamın tek nedeni sadece infialin boyutları değil; sorunun kaynağı olan TİB’in şimdiye kadar sadece resmi açıklamalarla ve hükümet üyelerinin söylemleriyle yetinirken, bu kez kendisini savunmak için daha önce kullanmaya pek yeltenmediği PR araçlarını devreye sokması. Başbakan’ın (bir kaç kez tekrarladığı için dil sürçmesi olarak yorumlanamayacak) “otosansür” talebi ve Ulaştırma Bakanı’nın “bu ülkeyi Google mı yönetecek?” çıkışından söz etmiyorum. Bu tür söylemlere alıştık.

“PR araçları” derken son günlerde okuduğum bazı haberleri ve açıklamaları düşünüyorum (Yok, Başbakanla buluşup “otosansür” taleplerini ciddi ciddi dinleyen “internet habercileri”nden de söz etmiyorum!). Burada vereceğim örneklerin kalemlerini veya sözlerini “TİB’e adadığını” filan söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın! Ama bu sözlerin sahiplerinin gerek TİB gerek bünyesinde yer aldığı BTK -Bilgi Teknolojileri Kurumu-, gerekse yazılarımda sık sık sözünü ettiğim, 5651 sayılı sansür yasası kapsamında kurulmuş bulunan, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu ile kurumsal ilişkilerinden dolayı bu soruna pek de nesnel yaklaşamadıklarını gözlemliyorum; hatta iyimser bir tahminle “yanlış yönlendirildiklerini” düşünüyorum. Bu örnekleri aktarmadan önce, TİB açıklamasındaki maddi hatayı da ortaya koymam gerek: Google Skandalı’nı yaratan, Google’ın IP’lerle oynaması değil. Google servisleri zaten bir IP havuzu kullanıyor, bu IP’ler dinamik olarak belli servislerle ilişkileniyor ve bunlar sürekli değişiyor. Bu Google’ın yürüttüğü uluslararası operasyonun teknik bir parçası (“Reverse IP” vb. teknik ayrıntılara hiç girmiyorum, ama internette dinanik IP kullanımından ve bir IP’nin aynı anda bir çok siteye hizmet vermesinden daha doğal bir şey olmadığını belirtmekle yetineyim). Yani, “bir şey yapan” Google değil, TİB. TİB Mayıs ayı sonunda Youtube yasağı ile ilgili olarak, DNS yerine IP temelli erişim engelleme sistemine geçiyor; sorunu yaratan da bu. (Üstelik burada EEKA sunucuları denilen ve Türkiye’nin yurtdışı internet çıkış noktalarına yerleştirilen, tam olarak ne yaptığı bilinmeyen bir takım sunucular vasıtasıyla bu bloklamanın yapıldığı söyleniyor. Bu yöntem sadece erişim engellemeye değil, iletişim dinlemeye ilişkin bir mekanizma olduğu kanısını uyandırıyor, ki bu konudaan bağımsız olarak sorgulanması gereken, vahim bir durum. Bu, şu anda bir dava konusu)

Mesela, Füsun S. Nebil imzalı, sahibi olduğu Türk.internet.com’da yayınlanan “Google, YouTube Erişim Engellemesini Aşıyor mu?” başlıklı haberi, resmi açıklama yayınlanmadan bir gün önce okudum. Haberin özü, tam da TİB’in sonradan gelen açıklamaları gibi suçu Google’da aramamızı öğütlüyordu. Haber, Google’ı “şaşırtmaca taktikleri” kullanarak engellemeyi delmekle suçluyor, hatta Youtube’un “Türk hukuku ile olan sorununu çözmek yerine” “yasağa aptalca bir şekilde takılmış durumda” olduğunu ilan ediyordu! Ulaştırma Bakanlığı’nın Youtube ve Google ile ilgili komplo teorilerini andıran açıklamalarını düşünerek haberi Friendfeed’de paylaştım. Füsun Nebil, 2001‘deki RTÜK saçmalığından beri bu konularla ilgilidir. O dönemde kurulan İnternet ve Hukuk Platformu’nda bir süre birlikte de çalıştık. Kendisini, son olarak Ankara Barosu ile birlikte düzenlediği, yargı mensuplarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarından da katılımın olduğu iddialı “Kartepe Çalıştayı’ndan hatırlayanlar olacaktır (Bu konuda BThaber’de yazmıştım: “Kartepe Kriterleri”). Nebil, hala nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığım bir biçimde İnternet Kurulu’nun da bir üyesidir. (Anlıyamıyorum, çünkü kendisi bir sivil toplum kuruluşunu temsil etmiyor. Medyayı temsilen orada olduğunu varsaysak, bu kez başka bir medya temsil edilmediği için durum yine anlaşılmıyor. Çok da önemli değil, bu bir “danışma kurulu” ve kimleri davet edeceği Ulaştırma Bakanlığı’nın bileceği iş.) Neyse, sonuçta, bu “haber”i haberci olarak mı yoksa Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu’nun bir üyesi olarak mı yazdığını anlamak isterdim. Resmi açıklamadan önce bazı bilgilere ulaşırken yanlış yönlendirildiği olasılığını saklı tutarım.

İnternet Kurulu”nu, bilişim STK’larını ehlileştirmekten başka bir işlevi olmadığı için çok eleştirmiştim (örneğin: “İnternetin MGK’sı!”). Eleştirilerimde yanlız da değildim. Benden önce Yurtsan Atakan bu kurul üyelerini topa turtmaya başlamıştı. Nitekim Kurulun etkileri şimdi daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Google skandalı sonrası medyada “Türkiye Bilişim Derneği Başkanı” sıfatıyla Turhan Menteş’in açıklamaları talihsiz bir bağlamda yer aldı: "Ortada başka bir sorun var. Gözden kaçıyor. YouTube ve Google Türkiye'de muhatap istiyor mu, istemiyor mu? Bu kısmını ben çok merak ediyorum. Türkiye'nin tek sorunu muhatap bulamaması. Bunu çok samimi olarak söylüyorum. YouTube'un birçok ülkede temsilciliği varken, Türkiye'de bulunmuyor. Sorunun uluslararası alanda çözümünün bulunması lazım. Türkiye'de tek başına bu sorunun çözülmesi mümkün değil. Onun için de muhatap bulunması gerekiyor. Türkiye'de bu sorunun çözümünü istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Sorun bu." Ben, TBD’nin bir üyesiyim. Menteş’le ve diğer TBD üyeleriyle birlikte yıllarca internet sansürüne karşı mücadele ettik, toplantılar düzenledik, yayınlarda bulunduk. Sansürden yana olmadığından eminim. O yüzden bir dahaki sefer, böyle bir zamanda, böyle bir açıklamayı TBD başkanı değil İnternet Kurulu Başkanı sıfatıyla yapmasını tercih ederim (Evet, Menteş, İnternet Kurulu’nun da başkanıdır). Bu açıklamayı Google’un vergi borcuna istinaden Ulaştırma Bakanı’nın söylediklerine ve Youtube engellemesini vergilendirmeye bağlamaya çalışmasına dair yapmış olduğu ihtimalini saklı tutarım (Bu durumda da dezenformasyona kurban gitmiş olur ki, TBD gibi bir sivil toplum kuruluşunun başkanına sansüre karşı çıkmak duruken vergi hesabıyla uğraşmayı hiç yakıştıramam, orası başka). Ancak, kendisi, 5651 sayılı sansür yasasının “yer sağlayıcı” olarak tanımlanan uluslararsı platformları da “faaliyet belgesi” almaya, ofis açmaya zorlamanın hukuki bir meşruiyeti olmadığını en az benim kadar bilir.

Son örneğim ise bunların arasında en talihsiz olanı. “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü" Yrd. Doç. Dr. Leyla Keser Berber'in NTV kanalında yaptığı, TİB’in yanıltıcı açıklamasını destekleyen, Google’ın bu konuda TİB tarafından “uyarıldığını” söyleyen, sorumluluğu tamamen Google’ın IP politikasına yükleyen konuşmasıydı. Kendisi bu açıklamayı bir hukukçu, istelik bu alanda önde gelen bir kurumun (bu arada Merkez YÖK onayı ile Enstitüye dönüşmüş durumda) direktörü sıfatıyla yaptığı için, yarattığı dezenformasyon etkisi daha büyük oldu. Gerek bu kurumun Danışma Kurulu üyelerinden biri, gerekse Keser’in bir dostu olarak ben kendisinin TİB tarafından teknik konularda yanıltıldığını düşünüyorum. Muhtemelen BTK’daki bağlantıları, onu Google’ın Youtube engellemesini aşmak için bir IP oprasyonu çevirdiğine ikna etmiştir. Onun da sansüre tamamen karşı olduğunu biliyorum. Bu konuda yaptığı çok değerli çalışmalar var. Ama konuşmasından edindiğim izlenim, Google’ın bile isteye sırf TİB’i zor durumda bırakmak için IP politikasını değiştirdiği yönündeydi. Oysa bunun doğru olmadığını, IP bloklamayı TİB’in denemeye başladığını, skandalın da buradan çıktığını biliyoruz. TİB muhtemelen Google’a bir uyarı metni göndermiştir, ama Keser de bu tür bir metnin uluslararası hukuki geçerlilği olmayacağını gayet iyi bilir.

Başka örnekler de verilebilir. Ama önemli olan, TİB’in ve Bakanlığın kendi kurumsal ilişkilerini, “kriz iletişimi” amaçlı olarak, üstelik yanıltıcı bir biçimde kullanmış olması. Google skandalının kendilerine nasıl bir zarar vereceğini tahmin etmiş olmalılar. Aslında bu zararı çok da iyi hesaplayamadıklarını düşünüyorum. Çünkü skandalın Türkiye’ye, ülke ekonomisine, kullanıcılara ve elbette hak ve özgürlüklere verdiği zarar o kadar büyük ki! Elbette bu zararın bir kısmını paylaşmak zorunda kalacaklar.

Ben bu satırları yazarken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TV kanallarında bir açıklama yapıyordu. Açıklaması daha önce de sürekli tekrar ettiği belli argümanlar üzerine kuruluydu (bu arada “milli ekonomi” ve “vergi” düğmelerine de basmayı ihmal etmedi elbette!). Yukarda sözünü ettiğim yanıltıcı bilgileri de verdi ve Google’ı IP operasyonlarıyla Youtube yasağını aşmaya kalkmakla suçladı; TİB’in hiç bir şey yapmadığını sorunun Google’dan kaynaklandığını savundu (ki böyle olmadığını, TİB’in IP temelli engellemeyi “denemeye başladığını biliyoruz); akabinde gelen teknik sorulara ise cevap vermedi. Kanalların bu açıklamayı “internet yasakları” banner’ıyla duyurması, Google Skandalı’nın en azından otoriteler için belli bir eşik aşımını temsil ettiğini göstermesi bakımından ilginçti.

Ulaştırma Bakanı'nın açıklaması ile ilgili olarak tek bir şey söylemek yeterli: Sırf yer sağlayıcı bir platform diye, Youtube’un Türkiye’de faaliyet belgesi almaya ve ofis açmaya zorlanması, Türkiye dışında hiç bir ülkenin hukukunda yoktur. Hangi ülkede ofis açacağı tamamen şirketin kendi kararıdır. Kaldı ki, Bakanın sözünü ettiği gibi Youtube’un yirmiye yakın ülkede “temsilciliği” bulunmamaktadır. Youtube, Google grubuna bağlı bir kuruluş olarak Google ofislerini kullanmaktadır. Bakan ve TİB yetkilileri, muhtemelen Youtube’un bazı ülkelerin alan adı uzantısıyla ve o ülke dillerinde yayınladığı “anasayfa” ve kullanıcı arayüzlerini temsilicilkle karıştırmaktadır. Engellemeden bu yana Bakan Youtube’dan sadece Türkçe bir ayna site yapması ve bunu Türkiye’deki sunucular üzerinden yayınlamasını talep etmektedir. Böylece elde edecekleri bir “hayalet site”yle istedikleri gibi oynayabileceklerini düşünmektedir muhtemelen. Kuruluş bunu kabul etmemekte tamamen haklıdır, çünkü böyle bir talebin uluslararsı hukukta karşılığı yoktur (Çin örneğini aklınıza getirmeyin, oradaki sorunun çok farklı olduğunu söylemekle yetinelim. Ayrıca Türkiye Çin değil!) Dolayısıyla, “Google bizi saymıyor” açıklamaları sadece tribünlere oynamaktan ibaret. Bu skandalla yanlızca hak ve özgürlüklerimize değil milli ekonomiye de büyük bir zarar verilmiştir ve bu zararın tek sorumlusu Hükümet ve ilgili otoritelerdir. Bu hukuk skandalının orta yerinde “ama Google da vergi vermiyor” tarzı cümleler kurmak ise belki insanların kafasını karıştırmaya yarayabilir; ama hukuken yok hükmündedir; çünkü iki durum arasında hukuki hiç bir bağ bulunmmaktadır. Neyse ki şimdilik vergi borcu yüzünden erişim engelleyecek kadar abartmadık! Üstelik, hükümetin akıllıca bir zamanlamayla Google’a tahakkuk ettirdiği 30 milyon TL.lik vergi borcu (ki çok tartışılır bir operasyondur), bu son yaşananlar dolayısıyla TİB’in Türkiye ekonomisine verdiği zararın yanında devede kulak kalır. Yani neresinden bakarsanız bakın, hükümet yanlış hesap yapmaktadır!

Google’sızlığın Türkiye ekonomisine bir aylık maliyeti, şu sırada alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, bilimsel yöntemlerle, ekonometrik modeller kullanılarak hesaplanıyor. Bu çalışmanın sonuçları çok yakında duyurulacak. Başta KOBİ’ler olmak üzere şirketlerin ücretsiz Google hizmetlerini kullanarak sağladığı yarardan, analytics sorunu nedeniyle yurtdışı hosting firmalarına göç etmesi kaçınılmaz firmaların internet sektörüne vereceği zarara, gmail ve diğer doğrudan iletişim kesintilerinin kullanıcılar ve şirketlere kaybettirdiği ilişki, müşteri ve itibar kaybından şirketlerin analytics nedeniyle yaşadığı sonsuz döngüye giren web sitelerinin yaratacağı zarara çok sayıda parametre devreye giriyor. Oldukça yüksek bir meblağdan söz ediyoruz. (Bu çalışmanın Google’ın internetle ne kadar entegre olduğunu ölçmemiz için bize bir fırsat da sunmasından dolayı TİB’e teşekkürlerimizi de ayrıca ileteceğiz...) Bu olayın Türkiye’ye kaybettirdiği itibarın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi bedelini ise öngörmek zor değil. Bu skandalı kınayan uluslararası kurum, kuruluş ve medya organlarına her gün bir yenisi katılıyor. Bu boyutta bir hasar yarattığınızda, kırdığınız kolun yen içinde kalmasını bekleyemezsiniz...

Şimdi, baştaki soruya geri dönelim: Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde bir dönüm noktası, bir eşik deneyimi, hadi abartalım, bir “paradigma dönüşümü” yaratır mı? Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor...
Ne oldu? Bilgi sosyal medyaya düşer düşmez insanlar kulak kesildi. Medyada haberler çıktıkça bu dinleme hali yoğun bir tartışmaya dönüştü. Şimdiye kadarki engelleme haberlerinde bu kadar yoğun bir katılım görmemiştik. Çünkü bu sefer, istisnasız her internet kullanıcısı kendisini ilgili hissetti. Çok farklı görüşler de dile getirildi elbette. Uygulamayı savunanlar da vardı. Bu doğal. Daha çok “kurumsal” platformlardan gelen, “aman anlaşsınlar da kimse mağdur olmasın (biz de işimize devam edelim)” tarzı çıkışlar da vardı. Bu da çok doğal. Kurumsal, sektörel bakışın her zaman her yerde böyle bir boyutu vardır, zararlı da değildir; en azından sorunu dürüstçe saptamaktan çekinmediğinde. Ama büyük bir çoğunluk, açık seçik bir biçimde olarak tepkisini otoritelere yöneltti. Sağlıklı bir gelişme...

Şimdi, bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Bazı yenilikler var: Mesela dijital ajanslar “İnternet Geleceğimizdir” başlığıyla sansüre karşı bir bildiri yayınladı. Şimdiye kadar şirket gruplarını kapsayan böyle bir hareket pek görmemiştik. Ekşi Sözlük kullanıcıları kendi içlerinden dışarıya doğru bir hareket başlattılar. Hareketlerin siber mekandan sokağa çıkması, gerçekliğe genişlemesi gerektiği konusunda (neredeyse) bir fikir birliği oluştu. Bobiler sansüre karşı bir yürüyüş başlattı. Netdaş, Sanüresansür ve Korsan Partisi oluşumu yeni bir ivme kazandı. İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği, TİB’e karşı yürütmeyi durdurma davası açtı ve suç duyurusunda bulundu. Cyber-rights hareketinin kurucusu ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz ve insan hakları hukukçusu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, TİB’e itiraz dilekçesi verdiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, İsveç Korsan Partisi skandal uygulamayı kınadılar. OpenNet Initiative olayı duyurdu. Wikipedia’nın ingilizce versiyonundaki “Türkiye’de sansür” maddesi zenginleşti. Çok sayıda yabancı medya kuruluşu ve internet yayını skandalı duyurdu. Türkiye ile “Google sansürü” etiketleri kaçınılmaz olarak yapıştı ve Çin’in ardındaki boş sırayı kaptık! (Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nın son raporu da AB tarafında durumumuzun nasıl göründüğünü zaten net bir şekilde ortaya koyuyor. 2009 İlerleme Raporu da Türkiye’yi Youtube engellemesi yüzünden uyarmıştı.) Bu arada bir başka yenilik de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, üstelik Twitter hesabından, Youtube engellemesini eleştirmesi oldu...

Şimdi hep beraber bir ortak platform yaratmayı, hak ve özgürlüklerimizi daha yüksek sesle talep etmeyi konuşuyoruz; bir araya geliyoruz, tartışıyoruz; hukukun her eve lazım olduğunu farkediyoruz; yeni eylem tarzlarını, demokratik zorun yeni biçimlerini keşfediyoruz.

Bütün bu kıpırtılar umarım yeni bir şey doğurur. Umarım bütün bunlar bir doğum sancısdır. Çünkü karın ağrısıysa, her şey normale döndüğünde (çünkü hep döner), aslında hiç bir şeyin normal olmadığını unutursak...

İşte o zaman bari “aramızdan birinin” uyarladığı biçimiyle şu çok eski bilgeliği hatırlayın:

“en son ip bloklandığında, en son dns engellendiğinde, beyaz adam dns değiştirmenin kurtuluş olmadığını anlayacak.”