netdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
netdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.07.2011

Sendikalardan İnternet Sansürüne Karşı Basın Açıklaması


29 Haziran 2011 tarihinde Tekgıda İş'in çağrısı ile bir araya gelen TÜRK-İş ve DİSK'e bağlı Petrol-İş, TÜMTİS, TOLEYİS, Birleşik Metal-İş, Dev-Sağlık-İş, Limter İş ve İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform, SansüreSansür, Netdaş ve Alternatif Bilişim Derneği üyeleri, TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube Binası'nda internet sansürüne karşı basın açıklaması yaptı...


İnternet Erişimi Yurttaşın Temel Hakkıdır

Sansür ve Filtrelemeye Hayır

Seçim öncesinde çok tartışılan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” başlıklı BTK Kurul Kararı 22 Ağustos’tan başlayarak internet dünyasını devlet kontrolüne alınmasını sağlayacak bir sansür girişimidir. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak. Filtreyi aşmak suç sayılacak. Filtre kıstasları ise tamamen BTK tarafından belirlenecek.
Kamuoyunda rahatsızlık yaratan ve Türkiye'deki İnternet sansürü uygulamaları, giderek temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı bir hal almaktadır. Bu konuda kaygı ve rahatsızlık içerisindeyiz. Tüm Türkiye'yi ve biz işçi sendikalarını yakından ilgilendiren İnternet sansürü uygulamalarına karşı itirazlarımızı ve önerilerimizi iletmek için bir araya geldik. 15 Mayıs tarihinde özellikle İstanbul’da sokaklara çıkarak “sansürsüz internet” talep eden 60.000 yurttaş’la dayanışma içindeyiz.

Mevcut uygulama sansürdür

Türkiye'de 2007 yılında 5651 nolu kanun ile birlikte yapılan düzenlemelerin ardından erişime engellenen sitelerin sayısı resmi olmayan rakamlara göre 20 bine yaklaşmıştır. Kamuya açık erişim sağlanan yerlerde zorunlu hale getirilen filtre sistemleri de 60 binden fazla siteyi engellemektedir. Bu sayı maalesef her gün artmaktadır. Erişimi engellenen sitelerin arasında öne sürüldüğü gibi sadece pornografi ya da benzeri içerikli siteler yoktur. Erişimi engellenen veya filtrelenen sitelerin önemli bir bölümü alternatif haber kaynakları, politik içerikli siteler, bazı sendika ve emek örgütlerinin siteleri, toplumun farklı kesimlerinin talep ve itirazlarını dile getirdikleri sitelerdir. Bu durum asıl amacın sansür olduğunu göstermektedir. Ayrıca İnternetin büyük birikiminin toplandığı önemli alan adları tek bir içerik/sayfa yüzünden engellenmekte ve bu birikimlere toplumun erişmesinin önüne geçilmektedir.

BTK Kurul Kararı hak ve özgürlüklere aykırıdır

Her şeyden önce BTK Kurul Kararı merkezi filtreler önermekte ve tüm trafiği bu filtreler aracılığı ile vatandaşlara sunmak istemektedir. Merkezi filtre uygulaması, devlet eliyle gerçekleştiği her durumda SANSÜRDÜR. Çünkü vatandaşın seçme, bilgiye erişme özgürlüğü elinden alınmakta, bilgi yurttaşlara ulaşmadan devletin ilgili teknokrat ve bürokratları tarafından engellenmektedir.
Bu süzme işlemini kimin nasıl yapacağı, yani ön görülen kara ve beyaz listelerin nasıl oluşturulacağı da belirsizdir. Ucu açıktır. Hükümetlere hassasiyetlerine göre liste hazırlama olanağı tanımaktadır. Gerçek yaşamda hükümetlerin, devletin ilgili bürokratik kurumlarının nasıl keyiflerince işleyip hak ve özgürlüklerimizi sınırladıkları ortadadır. Alan yasakları, grev yasakları, örgütlenme ve sendikal hakların önündeki keyfi, yasal olmayan engeller, devlet geleneği hakkında bize fikir vermekte, böylesi ucu açık bir filtreleme sisteminin nereye gideceğini göstermektedir.

Merkezi filtre çocukları koruyamaz

Elbette çocuk istismarının, nefret söyleminin ve benzer suçların internet mecrasında serbestçe yayılmasının önüne geçecek yasal düzenlemeler yapmak gereklidir. Dünya çapında çocuk pornografisi, çocuk istismarı, nefret suçu gibi konularda yapılan sınırlamalar sansür olarak nitelendirilmemektedir. Ancak internetin devlet kontrolüne alınması, merkezi filtre gibi uygulamalar iddia edildiği gibi çocukları koruyamamaktadır. Her gün yüz binlerce içeriğin üretildiği bir ortamı filtreleyebilmek mümkün değildir. Merkezi filtreleme çeşitli ülkelerde denenmiş fakat ya tepkiler sonucu ya da çözüm olmadıkları için terkedilmiştir. Çocuğu korumak ailenin görevidir. Aileler çocuklarını gerçek yaşama hazırladıkları gibi, çevrimiçi dünyadaki risklere karşı da hazırlamak sorumluluğundadırlar. Risklerden korunmak ancak eğitimle mümkün olabilir. Bu konuda eğitim kurumlarına, medyaya, sivil toplum örgütlerine, sendikalara büyük sorumluluk düşmektedir. Teknolojik gelişim ayrıca ailelere çocukları korumak için yeterli bireysel teknolojik olanaklar sağlamaktadır. BTK gibi kurullar bu alanda insanlara hizmet verebilir. Merkezi filtre hiçbir şart altında kabul edilemez ve asıl amacı sansürdür.

Ahlaki kaygı ve hassasiyetlerimizin istismarı

Çocukların risk olarak öne sürülmesi, maalesef toplumu ikna etmek için yaratılmış bir ahlaki gerekçedir. 2007'de 5651 nolu yasa çıkmadan önce benzer şekilde İnternet'in ne kadar kötü bir ortam olduğu medyada işlenmiş ve toplum hazırlanmıştır. Bu hükümetlerin her dönem başvurdukları, kritik konulara yurttaşları hazırladıkları kötü bir yönetme metodudur. Toplumumuz genel olarak çocuk ve aile konusunda hassastır. Bu hassasiyet maalesef istismar edilmektedir.

Toplumun bir parçası ve yurttaşlar olarak hepimiz bu konuda hassasız ve İnterneti güvenli kullanmak istemekteyiz. Fakat bu uygulamanın bunu amaçlamadığını, amacının sansürü derinleştirmek, İnterneti kontrol altında tutmak olduğunun farkındayız. Ne sansür ne de toplum hassasiyetlerinin istismarı demokratik toplumlarda kabul edilemez.
İnternet, işçi hareketleri, politik kampanyalar, hak mücadeleleri için artık vazgeçilmez bir mecradır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmesi, örgütlü bir toplum yaratma mücadelemize sağladığı yararlar, yönetme ve karar alma süreçlerine yurttaş katılımını arttırması açılarından ülkemizin geleceği için çok önemli bir olanaktır.

Birleşmiş Milletler, 4 Haziran'da gerçekleştirdiği oturumunda İnterneti temel bir insan hakkı olarak tanımıştır. Ayrıca, Avrupa Konseyi’nin Strasbourg’da 18 – 19 Nisan 2001′de gerçekleştirdiği konferansında onayladığı “İnternetin Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek” başlıklı kararı ise, internet erişimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne eklemiştir. Her iki karar da, ilgili sözleşmelerde taraf olan Türkiye’nin iç hukukuna uyarlamakla yükümlü olduğu kararlardır.

Hükümeti ve ilgili kurumları
  • Kurul Kararını derhal ve acilen geri çekmeye,
  • İnterneti tehdit gören yaklaşımlarla hazırlanmış başta 5651 gelmek üzere tüm yasa ve yönetmelikleri adım adım gözden geçirmeye ya da iptal etmeye
  • Konunun muhatabı çeşitli STK'lar, odalar ve sendikalarla birlikte riskler kadar olanakları gören yeni düzenlemeler yapmaya çağırıyoruz.
Bu sansür girişimi 12 Eylül Anayasası'nın ve devleti vatandaştan üstün gören devlet geleneğinin bir ürünü olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde engellerin bir parçasıdır. Yeni Anayasa yapımı sürecinde düşünce ve ifade özgürlüğünü kayıtsız şartsız güvence altına alan düzenlemeler yapmak, 30 yıldır yaşanan bunca deneyimin ışığında, tüm siyasi aktörlerin görev ve sorumluğudur.

25.07.2010

İnternette Sansüre Karşı Ortak Platform Meclisteydi!

İnternette sansüre karşı ortak platform; uzun süredir bu alanda çalışan stk'lar / platformlar / oluşumların biraraya gelerek ihtiyaçlarını eylemlere dökebildiği bir yapıya sahip. Motivasyonları net: Bireylerin iletişim özgürlüğünü sekteye uğratan devlet politikalarına kamuoyunun dikkatini çekmek, hukuka aykırı uygulamaların önüne çözüm önerileriyle geçmek. Yelpaze geniş, internet üzerinde hayatımızı etkileyen konu gani. Yol uzun, ihtiyaçları karşılamak için katılımcılar bilgi ve deneyimlerini paylaşıyor.

Meclisin yemekleri güzelmiş.

Ortak platform'un 17 Temmuz'da Taksim'de gerçekleştirdiği eylem, peşi sıra Medya Kralı programına katılım ve İstanbul dışından gelen tepkiler ve eylem hazırlıklarıyla internette sansürün tahamül sınırlarını aştığını net bir şekilde gösteriyor.

İnternet sansürüne karşı yürütülen çalıştaylar / toplantılar / bilgi paylaşımlarının bir yere bağlanması gerekiyor. Her grubun elinde 5651 ile ilgili çalışmalar, ekonometrik ölçümler, telif hakları ve hukuğu konusunda analizler, vb. bulunuyor. Bunların ulaşacağı yer Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) gitmek gerekiyordu, nasıl olduğunu bilmeden.

Geçtiğimiz hafta Türkiye Zeka Vakfı'nın başkanı ve CHP milletvekili Emrehan Halıcı ortak platformlar bağlantıya geçerek parti başkanvekilleriyle 15'er dakikalık toplantılar ayarlayabileceğini belirtmişti. Platform üyeleri bu teklifi değerlendirdi ve meclise gitme kararı alındı.

Platformu temsilen Anlara'ya giden kurumlar: Alternatif Bilişim, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Genç Siviller, İnternet Teknolojileri Derneği (İNETD), Java Teknolojileri ve Programcıları Derneği (JTPD), Linux Kullanıcıları Derneği (LKD), Netdaş, sansüresansür, Pardus Kullanıcıları Derneği (PKD), Tüm İnternet Evleri Derneği (TieV), Türk Kütüphanecileri Derneği (TKD), Türkiye Zeka Vakfı (TZV), Üniversite ve Araştırma Kütüphanecileri Derneği (ÜNAK)

23 Temmuz cuma günü saat 12.00'da meclis girişinde biraraya gelindi ve öğlen yemeğine geçildi. Öğlen yemeğindeki son tartışmalar partilerin grup başkanvekillerine verilecek olan içeriklerle ilgiliydi. İnetd'den Doç. Dr. Mustafa Akgül çözüm önerilerini, EMO da devlet politikalarının yarattığı sıkıntılara karşı yazdığı bildirilerin kopyalarını sunmak istediler. Kısa süren tartışmaların sonunda herkesin altında imzasının olduğu Ortak Platform'un deklarasyonunu vermenin yeterli olacağı kanısına varıldı.

Platformun en belirgin hassasiyeti herhangibir siyasi yapıyla özdeşleştirilmemekti. Bu nedenle Emrehan Halıcı'nın önerisi olan görüşmelerden sonraki basın toplantısına katılmak istemediğimizi de belirterek masadan ayrılıp yola koyulduk. (Bademli keşkül çok güzeldi.)

CHP: Medya patronu!?

İlk durak CHP; Muharrem İnce. Kendisiyle İnetD'den Doç. Dr. Mustafa Akgül konuştu. Derdimizi anlattı. Basit nedenlerle matbaayı kaçıran tarihimizle internetin şu anki durumunun bir olduğunu açıkladı. Sözü alan Muharrem İnce tarım ve endüstriyel devrimin etkilerinin peşi sıra internetin de demokrasi getirdiğini söylüyordu. Sonrasında doğru bir noktaya parmak bastı lakin biraz fazla coşkuluydu: "Ben medya patronuyum" diyerek bireylerin kendi medyalarını yaratabildiğinin farkına vardığını açıklıyordu. Facebook'ta kaç bin kişinin onu takip ettiğini anlattı. Basının karşısında şovunu yaptı. Lakin kendisine 5651'e her partinin imza attığı hatırlatıldı. Peşi sıra Kılıçdaroğlu'nun Facebook'a açtığı kapatma davası da hatırlatılarak aslında kendilerinin internetin doğasından habersiz olduğu vurgulandı. Cevabı basit ve yetersizdi: "O zaman medya patronu değildim (gülümlü)."

MHP: Hasssssasiyet!

Oktay Vural ile görüşmek sansüresansür ve netdaş'ı temsilen Erdem Dilbaz'a kalmıştı. İnternet sansürlerinin etkileri ve orantısızlığına vurgu yapan Erdem Dilbaz'a Oktay Vural cevap verdi. Yasanın tam numarasını ve içeriğini bilmiyordu ancak demokrasi ve iletişim özgürlüğünü savunduklarını, gerekirse ortak komisyon kurulmasına destek vereceklerini söyledi. Bunları söylerken laf aralarında 'hassasiyetlerimize göre bir yaklaşım sergileriz'i ağzından düşürmedi.

BDP: Nedir bu işin özü?

BDP ile görüşmeleri Alternatif Bilişim'den Ali Rıza Keleş yönetti. Basın ve iletişim özgürlüğünün etkilerinin nerelere varabileceğini, imzaladıkları 5651'in nelere kadir olduğunu anlatan Keleş'e cevaben Bengi Yıldız sansür ve yasaklardan nasiplerini aldıklarını, internetin daha özgür bir platform olması için ellerinden geleni yapacaklarını belirttiler. Çalışmalarımızı desteklemek istediklerini deklare ettiler.

AKP: 5651 ne biz bilmiyoruz.

Bekir Bozdağ ile Genç Siviller'den Mühdan Sağlam görüşmeleri başlattı. Sıkıntılarımızı anlattı, AKP'nin böyle yasalardan başının çok yandığını; kendi dönemlerinde yaratılan sorunun tekrar kendi dönemlerinde çözülebileceğini belirtti. Bekir Bozdağ ile diyanetin internetteki yayınlara yönelik yaptırımları konusunda tartışıldı. Alınan cevap sonuçsuzdu: 'Her dini korumamız gerekiyor.'

Kendisine 5651'in sonuçları anlatıldı. Google ile Youtube yasaklarının ulaştırma bakanının belirttiği sıkıntılarla alakalı hukuğa bağlı olmadığı belirtildi. Bir kişinin suçunun cezasını milyon kişinin çektiği de anlatıldı. Bekir Bozdağ 5651'i çok da iyi bilmediğini, kanunlar çıkartılırken ilgili STK'larla görüşüldüğünü belirtti. Buna istinaden karşılarındaki platformda temsiliyeti bulunan hiçbir kurumla irtibata geçilmediği kendisine iletildi. Konunun takipçisi olacağını ve kendisine verdiğimiz deklarasyonu ulaştırma bakanına ileteceğini söyledi. Bizlerden çözüm önerileri ve taslaklar da talep etti. Gezinimler böylelikle sona erdi.

Görüşmeler bitince Emrehan Halıcı bir basın açıklaması yaparak internette sansürlerin kaldırılması gerektiğini belirtti. Bu toplantıya Ortak Platform'dan kimse katılmadı.

Meclis-i ahkam: Genel analiz


Mecliste görüştüğümüz grup başkanvekillerinin kendileri ve partileri adına yaptıkları açıklamalardan anladığımız kadarıyla:

+ Hiçbir parti internetin doğasından haberdar değil.
+ Bir medya aracı olarak gücünü biliyorlar ve kullanıyorlar. (Kullandırıyorlar mı sorusunu tartışacak vaktimiz olmadı.)
+ Diğer yasalar gibi 5651'in de içeriğini bilmeden imzalamışlar. Partilerinin genel kanaatına ayak uydurmuşlar.
+ İletişim özgürlüğü söz konusu olunca anlayışlılar. Kişisel olarak bana inandırıcı gelmedi, süreçte görmek gerekecek.

Ortak Platform'un eksikleri

Ortak Platform'un da eksikleri vardı:

+ Öncesinde iyi bir hazırlık süreci yaşanamadı.
+ Basın iyi yönetilemedi.
+ Hemen her kurumun zamanında hazırladığı raporlar biraraya getirilebilir ve orada deklarasyonla birlikte sunulabilirdi.
+ İnternetin siyaset üstü bir başlık olduğu platform üyelerine net bir şekilde anlatılmalıydı. Keza bir arkadaşımız Bekir Bozdağ'a itamda bulunarak bir an olsun tüm platformu bir tarafa çekti. Neyse ki sonra durumu düzelttik. Lakin olacak iş değildi.

Henüz yeni biraraya gelen internet kullanıcıları ve ilgili kurumlar birbirlerini hızla tanıyor. Birbirleriyle çalışmayı öğreniyorlar. Problemlerin çözümlerine herkes katkı vermeye çabalıyor. Kısa zamanda iyi bir yönetim ve iletişim modelinin doğal şekilde oturacağı görülüyor. Platform desteklerinizi bekliyor: http://www.sansursuzinternet.org.tr/ !

9.06.2010

Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı?


Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor... Bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de internet kullanıcılarının neredeyse tamamı Google hizmetlerine erişimde yaşanan kaos yüzünden büyük bir sıkıntı yaşadı. Türkiye’de internet toplam olarak yavaşladı, ağırlaştı, saç baş yoldurdu. Kullanıcılar, Google Docs’da bulunan dosyalarına erişemediler; Google Analytics kullanan bütün sitelere erişimde sorun çıktı, siteler sonsuz döngülerde kayboldu; Google Calendar üzerinde randevularını, katılacağı etkinliklerin kaydını tutanlar kayboldu; Google Code çalışmadığı için geliştiriciler sorun yaşadı; yoğun bir biçimde kullanılan ve Türkiye gibi ülkeler için vazgeçilmez hale gelen Google Translate çalışmadı; Google Groups ile proje geliştiren, haberleşen, etkileşimde bulunan gruplar seslerini kaybetti; Google Scholar kapsamındaki eğitim kaynakları erişilemez hale geldi; Google Sites ve Google Blog’da bulunan binlerce blogla bağlantı kesildi; Gooogle Photos’a fotoğraflarını, görsel malzemelerini yükleyenler, Google Images’da görsel arayanlar sıkıntı yaşadı; haber kaynaklarını, blogları Google Reader’la takip edenler boş bir sayfaya bakakaldı; Google’ın arama motoru tam randımanlı çalışmadı; Gmail gitti geldi, milletin yüreğini hoplattı... Youtube’dan bahsetmiyorum; o zaten engelli...

Sosyal ağlarda, önce “ne oluyor, Google mı çöktü, kablo mu koptu” tartışmaları başladı; sonra internet hizmet sağlayıcılara gelen e-posta metinleri ortama düştü: “Değerli Müşterimiz, 3 Haziran 2010 tarihinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan firmamıza iletilen karar sebebi ile Google'a ait bazı IP'lere hukuksal nedenlerden dolayı erişim engellenecektir. Erişimi engellenen IP’ler dolayısıyla, Google’ın bazı uygulamalarına erişememe ya da yavaşlık yaşanması beklenmektedir. Bu engellemenin muhtemel etkileri içerisinde; - Google web sitesine erişimde sorun yaşanması - Reklam vb. analiz verisi için web sitelerinde Google analytics, Google maps gibi Google uygulamalarını kullanan portal veya web sitelerinde erişimlerin yavaşlaması, - Google Toolbar yüklü bilgisayarlarda bazı sitelere yavaş erişme, - Web siteleri dahilinde “google search” kullanan alan adlarına erişimde yavaşlama, - Firmanıza ait Google uygulamalarıyla entegre ya da Google Search’ a dayalı bir takım uygulamalarınızın bu erişim kısıtlamasından etkilenmesi söz konusu olabilecektir.”

Bu haberi takiben, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) bu sefer de Google’ı mı engellediği tartışılmaya başlandı, ortam hararetlendi. Erişim engelleme istatistiklerini bile yayınlamaya tenezzül etmeyen TİB, her zamanki gibi internet kullanıcılarından bir açıklamayı çok gördüğü için, doğal olarak, komplo teorileri de dahil, çok sayıda yorum ortalılıkta uçuşmaya başladı. Google’ın internet kullanımına ne kadar entegre olduğu ve bu durumun bireysel ve kurumsal tüm internet kullanıcılarını etkilediği düşünülürse, oluşan infiali doğal karşılamak gerekir.

Haberler sosyal medyadan geleneksel medyaya taşınca, TİB’den bazı bilgiler önce “seçilmiş” medya kuruluşlarına sızdırıldı, infial dinmeyince de resmi bir açıklama geldi mecburen: “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ankara, 04.05.2010 Bazı basın yayın organlarında, hakkında erişim engelleme tedbiri uygulanmamış google gibi kimi alan adları/web siteleri ve hizmetlerinin erişimlerinin engellendiği yönünde yapılan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Tarafımızca tesis edilen işlem, kamuoyunun yoğun gündemini oluşturan İnternet adresleriyle ilgili olmayıp, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 no’lu kararı gereği erişimi engelli olan,http://www.youtube.com İnternet adresine ilişkin IP adreslerinin güncellemesinden ibarettir. Sonuç olarakhttp://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan İnternet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketlerin elinde bulunmaktadır.”

Uzun uzadıya anlatmak yerine, TİB’in açıklamasını gördüğümde Friendfeed’de yazdığım yorumu aynen buraya yapıştırayım: “TİB, zaten bildiğimiz şeyi söylemiş: ‘Ben Google'ı değil Youtube'ı engelledim. Ama aklım başıma yeni gelip bakalım bir de IP bazlı engelleme yapayım dediğim için elime yüzüme bulaştırdım, arada Google servisleri de kaynadı. Ama bundan Google suçlu. Benim uluslararası hukuka ve kendi anayasama bile aykırı olan 5651 sayılı yasama uyarak yaptığım bu engellemede Google elimi kolaylaştırıp Youtube'a istediğim zaman engelleyebileceğim tek bir IP atamıyor! Google suçlu, çünkü tüm uluslaarası toplumun dalga geçtiği sansür yasama saygı göstermiyor’... demiş. (mealen :)”

Aslında bu yazıyı ne olup bittiğini anlatmak için yazmıyorum. Hepiniz olup bitenleri gayet iyi biliyorsunuz. Ben bunları yazarken sorun hala çözülmüş değil. Çoğunuz sıkıntı yaşamaya ve içinizden rahmet okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazının asıl amacı, bu skandalın (artık bu olayla ilgili olarak “Google Skandalı” kod ismini kullanacağım) yarattığı hareketlenmenin, Türkiye’de internet sansürü karşısında oluşan toplumsal muhalefet için bir “eşik etkisi” yaratıp yaratmayacağını sorgulamak.

Bunu sorgulamamın tek nedeni sadece infialin boyutları değil; sorunun kaynağı olan TİB’in şimdiye kadar sadece resmi açıklamalarla ve hükümet üyelerinin söylemleriyle yetinirken, bu kez kendisini savunmak için daha önce kullanmaya pek yeltenmediği PR araçlarını devreye sokması. Başbakan’ın (bir kaç kez tekrarladığı için dil sürçmesi olarak yorumlanamayacak) “otosansür” talebi ve Ulaştırma Bakanı’nın “bu ülkeyi Google mı yönetecek?” çıkışından söz etmiyorum. Bu tür söylemlere alıştık.

“PR araçları” derken son günlerde okuduğum bazı haberleri ve açıklamaları düşünüyorum (Yok, Başbakanla buluşup “otosansür” taleplerini ciddi ciddi dinleyen “internet habercileri”nden de söz etmiyorum!). Burada vereceğim örneklerin kalemlerini veya sözlerini “TİB’e adadığını” filan söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın! Ama bu sözlerin sahiplerinin gerek TİB gerek bünyesinde yer aldığı BTK -Bilgi Teknolojileri Kurumu-, gerekse yazılarımda sık sık sözünü ettiğim, 5651 sayılı sansür yasası kapsamında kurulmuş bulunan, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu ile kurumsal ilişkilerinden dolayı bu soruna pek de nesnel yaklaşamadıklarını gözlemliyorum; hatta iyimser bir tahminle “yanlış yönlendirildiklerini” düşünüyorum. Bu örnekleri aktarmadan önce, TİB açıklamasındaki maddi hatayı da ortaya koymam gerek: Google Skandalı’nı yaratan, Google’ın IP’lerle oynaması değil. Google servisleri zaten bir IP havuzu kullanıyor, bu IP’ler dinamik olarak belli servislerle ilişkileniyor ve bunlar sürekli değişiyor. Bu Google’ın yürüttüğü uluslararası operasyonun teknik bir parçası (“Reverse IP” vb. teknik ayrıntılara hiç girmiyorum, ama internette dinanik IP kullanımından ve bir IP’nin aynı anda bir çok siteye hizmet vermesinden daha doğal bir şey olmadığını belirtmekle yetineyim). Yani, “bir şey yapan” Google değil, TİB. TİB Mayıs ayı sonunda Youtube yasağı ile ilgili olarak, DNS yerine IP temelli erişim engelleme sistemine geçiyor; sorunu yaratan da bu. (Üstelik burada EEKA sunucuları denilen ve Türkiye’nin yurtdışı internet çıkış noktalarına yerleştirilen, tam olarak ne yaptığı bilinmeyen bir takım sunucular vasıtasıyla bu bloklamanın yapıldığı söyleniyor. Bu yöntem sadece erişim engellemeye değil, iletişim dinlemeye ilişkin bir mekanizma olduğu kanısını uyandırıyor, ki bu konudaan bağımsız olarak sorgulanması gereken, vahim bir durum. Bu, şu anda bir dava konusu)

Mesela, Füsun S. Nebil imzalı, sahibi olduğu Türk.internet.com’da yayınlanan “Google, YouTube Erişim Engellemesini Aşıyor mu?” başlıklı haberi, resmi açıklama yayınlanmadan bir gün önce okudum. Haberin özü, tam da TİB’in sonradan gelen açıklamaları gibi suçu Google’da aramamızı öğütlüyordu. Haber, Google’ı “şaşırtmaca taktikleri” kullanarak engellemeyi delmekle suçluyor, hatta Youtube’un “Türk hukuku ile olan sorununu çözmek yerine” “yasağa aptalca bir şekilde takılmış durumda” olduğunu ilan ediyordu! Ulaştırma Bakanlığı’nın Youtube ve Google ile ilgili komplo teorilerini andıran açıklamalarını düşünerek haberi Friendfeed’de paylaştım. Füsun Nebil, 2001‘deki RTÜK saçmalığından beri bu konularla ilgilidir. O dönemde kurulan İnternet ve Hukuk Platformu’nda bir süre birlikte de çalıştık. Kendisini, son olarak Ankara Barosu ile birlikte düzenlediği, yargı mensuplarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarından da katılımın olduğu iddialı “Kartepe Çalıştayı’ndan hatırlayanlar olacaktır (Bu konuda BThaber’de yazmıştım: “Kartepe Kriterleri”). Nebil, hala nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığım bir biçimde İnternet Kurulu’nun da bir üyesidir. (Anlıyamıyorum, çünkü kendisi bir sivil toplum kuruluşunu temsil etmiyor. Medyayı temsilen orada olduğunu varsaysak, bu kez başka bir medya temsil edilmediği için durum yine anlaşılmıyor. Çok da önemli değil, bu bir “danışma kurulu” ve kimleri davet edeceği Ulaştırma Bakanlığı’nın bileceği iş.) Neyse, sonuçta, bu “haber”i haberci olarak mı yoksa Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu’nun bir üyesi olarak mı yazdığını anlamak isterdim. Resmi açıklamadan önce bazı bilgilere ulaşırken yanlış yönlendirildiği olasılığını saklı tutarım.

“İnternet Kurulu”nu, bilişim STK’larını ehlileştirmekten başka bir işlevi olmadığı için çok eleştirmiştim (örneğin: “İnternetin MGK’sı!”). Eleştirilerimde yanlız da değildim. Benden önce Yurtsan Atakan bu kurul üyelerini topa turtmaya başlamıştı. Nitekim Kurulun etkileri şimdi daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Google skandalı sonrası medyada “Türkiye Bilişim Derneği Başkanı” sıfatıyla Turhan Menteş’in açıklamaları talihsiz bir bağlamda yer aldı: "Ortada başka bir sorun var. Gözden kaçıyor. YouTube ve Google Türkiye'de muhatap istiyor mu, istemiyor mu? Bu kısmını ben çok merak ediyorum. Türkiye'nin tek sorunu muhatap bulamaması. Bunu çok samimi olarak söylüyorum. YouTube'un birçok ülkede temsilciliği varken, Türkiye'de bulunmuyor. Sorunun uluslararası alanda çözümünün bulunması lazım. Türkiye'de tek başına bu sorunun çözülmesi mümkün değil. Onun için de muhatap bulunması gerekiyor. Türkiye'de bu sorunun çözümünü istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Sorun bu." Ben, TBD’nin bir üyesiyim. Menteş’le ve diğer TBD üyeleriyle birlikte yıllarca internet sansürüne karşı mücadele ettik, toplantılar düzenledik, yayınlarda bulunduk. Sansürden yana olmadığından eminim. O yüzden bir dahaki sefer, böyle bir zamanda, böyle bir açıklamayı TBD başkanı değil İnternet Kurulu Başkanı sıfatıyla yapmasını tercih ederim (Evet, Menteş, İnternet Kurulu’nun da başkanıdır). Bu açıklamayı Google’un vergi borcuna istinaden Ulaştırma Bakanı’nın söylediklerine ve Youtube engellemesini vergilendirmeye bağlamaya çalışmasına dair yapmış olduğu ihtimalini saklı tutarım (Bu durumda da dezenformasyona kurban gitmiş olur ki, TBD gibi bir sivil toplum kuruluşunun başkanına sansüre karşı çıkmak duruken vergi hesabıyla uğraşmayı hiç yakıştıramam, orası başka). Ancak, kendisi, 5651 sayılı sansür yasasının “yer sağlayıcı” olarak tanımlanan uluslararsı platformları da “faaliyet belgesi” almaya, ofis açmaya zorlamanın hukuki bir meşruiyeti olmadığını en az benim kadar bilir.

Son örneğim ise bunların arasında en talihsiz olanı. “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü" Yrd. Doç. Dr. Leyla Keser Berber'in NTV kanalında yaptığı, TİB’in yanıltıcı açıklamasını destekleyen, Google’ın bu konuda TİB tarafından “uyarıldığını” söyleyen, sorumluluğu tamamen Google’ın IP politikasına yükleyen konuşmasıydı. Kendisi bu açıklamayı bir hukukçu, istelik bu alanda önde gelen bir kurumun (bu arada Merkez YÖK onayı ile Enstitüye dönüşmüş durumda) direktörü sıfatıyla yaptığı için, yarattığı dezenformasyon etkisi daha büyük oldu. Gerek bu kurumun Danışma Kurulu üyelerinden biri, gerekse Keser’in bir dostu olarak ben kendisinin TİB tarafından teknik konularda yanıltıldığını düşünüyorum. Muhtemelen BTK’daki bağlantıları, onu Google’ın Youtube engellemesini aşmak için bir IP oprasyonu çevirdiğine ikna etmiştir. Onun da sansüre tamamen karşı olduğunu biliyorum. Bu konuda yaptığı çok değerli çalışmalar var. Ama konuşmasından edindiğim izlenim, Google’ın bile isteye sırf TİB’i zor durumda bırakmak için IP politikasını değiştirdiği yönündeydi. Oysa bunun doğru olmadığını, IP bloklamayı TİB’in denemeye başladığını, skandalın da buradan çıktığını biliyoruz. TİB muhtemelen Google’a bir uyarı metni göndermiştir, ama Keser de bu tür bir metnin uluslararası hukuki geçerlilği olmayacağını gayet iyi bilir.

Başka örnekler de verilebilir. Ama önemli olan, TİB’in ve Bakanlığın kendi kurumsal ilişkilerini, “kriz iletişimi” amaçlı olarak, üstelik yanıltıcı bir biçimde kullanmış olması. Google skandalının kendilerine nasıl bir zarar vereceğini tahmin etmiş olmalılar. Aslında bu zararı çok da iyi hesaplayamadıklarını düşünüyorum. Çünkü skandalın Türkiye’ye, ülke ekonomisine, kullanıcılara ve elbette hak ve özgürlüklere verdiği zarar o kadar büyük ki! Elbette bu zararın bir kısmını paylaşmak zorunda kalacaklar.

Ben bu satırları yazarken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TV kanallarında bir açıklama yapıyordu. Açıklaması daha önce de sürekli tekrar ettiği belli argümanlar üzerine kuruluydu (bu arada “milli ekonomi” ve “vergi” düğmelerine de basmayı ihmal etmedi elbette!). Yukarda sözünü ettiğim yanıltıcı bilgileri de verdi ve Google’ı IP operasyonlarıyla Youtube yasağını aşmaya kalkmakla suçladı; TİB’in hiç bir şey yapmadığını sorunun Google’dan kaynaklandığını savundu (ki böyle olmadığını, TİB’in IP temelli engellemeyi “denemeye başladığını biliyoruz); akabinde gelen teknik sorulara ise cevap vermedi. Kanalların bu açıklamayı “internet yasakları” banner’ıyla duyurması, Google Skandalı’nın en azından otoriteler için belli bir eşik aşımını temsil ettiğini göstermesi bakımından ilginçti.

Ulaştırma Bakanı'nın açıklaması ile ilgili olarak tek bir şey söylemek yeterli: Sırf yer sağlayıcı bir platform diye, Youtube’un Türkiye’de faaliyet belgesi almaya ve ofis açmaya zorlanması, Türkiye dışında hiç bir ülkenin hukukunda yoktur. Hangi ülkede ofis açacağı tamamen şirketin kendi kararıdır. Kaldı ki, Bakanın sözünü ettiği gibi Youtube’un yirmiye yakın ülkede “temsilciliği” bulunmamaktadır. Youtube, Google grubuna bağlı bir kuruluş olarak Google ofislerini kullanmaktadır. Bakan ve TİB yetkilileri, muhtemelen Youtube’un bazı ülkelerin alan adı uzantısıyla ve o ülke dillerinde yayınladığı “anasayfa” ve kullanıcı arayüzlerini temsilicilkle karıştırmaktadır. Engellemeden bu yana Bakan Youtube’dan sadece Türkçe bir ayna site yapması ve bunu Türkiye’deki sunucular üzerinden yayınlamasını talep etmektedir. Böylece elde edecekleri bir “hayalet site”yle istedikleri gibi oynayabileceklerini düşünmektedir muhtemelen. Kuruluş bunu kabul etmemekte tamamen haklıdır, çünkü böyle bir talebin uluslararsı hukukta karşılığı yoktur (Çin örneğini aklınıza getirmeyin, oradaki sorunun çok farklı olduğunu söylemekle yetinelim. Ayrıca Türkiye Çin değil!) Dolayısıyla, “Google bizi saymıyor” açıklamaları sadece tribünlere oynamaktan ibaret. Bu skandalla yanlızca hak ve özgürlüklerimize değil milli ekonomiye de büyük bir zarar verilmiştir ve bu zararın tek sorumlusu Hükümet ve ilgili otoritelerdir. Bu hukuk skandalının orta yerinde “ama Google da vergi vermiyor” tarzı cümleler kurmak ise belki insanların kafasını karıştırmaya yarayabilir; ama hukuken yok hükmündedir; çünkü iki durum arasında hukuki hiç bir bağ bulunmmaktadır. Neyse ki şimdilik vergi borcu yüzünden erişim engelleyecek kadar abartmadık! Üstelik, hükümetin akıllıca bir zamanlamayla Google’a tahakkuk ettirdiği 30 milyon TL.lik vergi borcu (ki çok tartışılır bir operasyondur), bu son yaşananlar dolayısıyla TİB’in Türkiye ekonomisine verdiği zararın yanında devede kulak kalır. Yani neresinden bakarsanız bakın, hükümet yanlış hesap yapmaktadır!

Google’sızlığın Türkiye ekonomisine bir aylık maliyeti, şu sırada alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, bilimsel yöntemlerle, ekonometrik modeller kullanılarak hesaplanıyor. Bu çalışmanın sonuçları çok yakında duyurulacak. Başta KOBİ’ler olmak üzere şirketlerin ücretsiz Google hizmetlerini kullanarak sağladığı yarardan, analytics sorunu nedeniyle yurtdışı hosting firmalarına göç etmesi kaçınılmaz firmaların internet sektörüne vereceği zarara, gmail ve diğer doğrudan iletişim kesintilerinin kullanıcılar ve şirketlere kaybettirdiği ilişki, müşteri ve itibar kaybından şirketlerin analytics nedeniyle yaşadığı sonsuz döngüye giren web sitelerinin yaratacağı zarara çok sayıda parametre devreye giriyor. Oldukça yüksek bir meblağdan söz ediyoruz. (Bu çalışmanın Google’ın internetle ne kadar entegre olduğunu ölçmemiz için bize bir fırsat da sunmasından dolayı TİB’e teşekkürlerimizi de ayrıca ileteceğiz...) Bu olayın Türkiye’ye kaybettirdiği itibarın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi bedelini ise öngörmek zor değil. Bu skandalı kınayan uluslararası kurum, kuruluş ve medya organlarına her gün bir yenisi katılıyor. Bu boyutta bir hasar yarattığınızda, kırdığınız kolun yen içinde kalmasını bekleyemezsiniz...

Şimdi, baştaki soruya geri dönelim: Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde bir dönüm noktası, bir eşik deneyimi, hadi abartalım, bir “paradigma dönüşümü” yaratır mı? Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor...
Ne oldu? Bilgi sosyal medyaya düşer düşmez insanlar kulak kesildi. Medyada haberler çıktıkça bu dinleme hali yoğun bir tartışmaya dönüştü. Şimdiye kadarki engelleme haberlerinde bu kadar yoğun bir katılım görmemiştik. Çünkü bu sefer, istisnasız her internet kullanıcısı kendisini ilgili hissetti. Çok farklı görüşler de dile getirildi elbette. Uygulamayı savunanlar da vardı. Bu doğal. Daha çok “kurumsal” platformlardan gelen, “aman anlaşsınlar da kimse mağdur olmasın (biz de işimize devam edelim)” tarzı çıkışlar da vardı. Bu da çok doğal. Kurumsal, sektörel bakışın her zaman her yerde böyle bir boyutu vardır, zararlı da değildir; en azından sorunu dürüstçe saptamaktan çekinmediğinde. Ama büyük bir çoğunluk, açık seçik bir biçimde olarak tepkisini otoritelere yöneltti. Sağlıklı bir gelişme...

Şimdi, bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Bazı yenilikler var: Mesela dijital ajanslar “İnternet Geleceğimizdir” başlığıyla sansüre karşı bir bildiri yayınladı. Şimdiye kadar şirket gruplarını kapsayan böyle bir hareket pek görmemiştik. Ekşi Sözlük kullanıcıları kendi içlerinden dışarıya doğru bir hareket başlattılar. Hareketlerin siber mekandan sokağa çıkması, gerçekliğe genişlemesi gerektiği konusunda (neredeyse) bir fikir birliği oluştu. Bobiler sansüre karşı bir yürüyüş başlattı. Netdaş, Sanüresansür ve Korsan Partisi oluşumu yeni bir ivme kazandı. İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği, TİB’e karşı yürütmeyi durdurma davası açtı ve suç duyurusunda bulundu. Cyber-rights hareketinin kurucusu ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz ve insan hakları hukukçusu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, TİB’e itiraz dilekçesi verdiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, İsveç Korsan Partisi skandal uygulamayı kınadılar. OpenNet Initiative olayı duyurdu. Wikipedia’nın ingilizce versiyonundaki “Türkiye’de sansür” maddesi zenginleşti. Çok sayıda yabancı medya kuruluşu ve internet yayını skandalı duyurdu. Türkiye ile “Google sansürü” etiketleri kaçınılmaz olarak yapıştı ve Çin’in ardındaki boş sırayı kaptık! (Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nın son raporu da AB tarafında durumumuzun nasıl göründüğünü zaten net bir şekilde ortaya koyuyor. 2009 İlerleme Raporu da Türkiye’yi Youtube engellemesi yüzünden uyarmıştı.) Bu arada bir başka yenilik de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, üstelik Twitter hesabından, Youtube engellemesini eleştirmesi oldu...

Şimdi hep beraber bir ortak platform yaratmayı, hak ve özgürlüklerimizi daha yüksek sesle talep etmeyi konuşuyoruz; bir araya geliyoruz, tartışıyoruz; hukukun her eve lazım olduğunu farkediyoruz; yeni eylem tarzlarını, demokratik zorun yeni biçimlerini keşfediyoruz.

Bütün bu kıpırtılar umarım yeni bir şey doğurur. Umarım bütün bunlar bir doğum sancısdır. Çünkü karın ağrısıysa, her şey normale döndüğünde (çünkü hep döner), aslında hiç bir şeyin normal olmadığını unutursak...

İşte o zaman bari “aramızdan birinin” uyarladığı biçimiyle şu çok eski bilgeliği hatırlayın:

“en son ip bloklandığında, en son dns engellendiğinde, beyaz adam dns değiştirmenin kurtuluş olmadığını anlayacak.”

20.09.2009

Myspace, Lastfm, sansür, kültür ve "bir avuç insan"...

Yakında tehdit "sanal" olmaktan çıkacak, kapınıza dayanacak. Evinize, özel hayatınıza, sevdiklerinizin hayatına müdahele edilecek. Bakalım o zaman ne yapacaksınız?

19 Eylül 2009 Cumartesi günü Myspace ve Lastfm sitelerine erişim engellendi. Türkiye'nin internet sansürü tarihine yeni bir utanç sayfası daha eklendi. Bu iki site büyük paylaşım ortamları ve bu özellikleriyle birer topluluk platformu. Dolaysıyla bu engelleme, wordpress, Google Sites, Blogger ve Youtube ayarında bir adım. Nitekim engellemelerin yabancı medyada önemli bir yer bulması da bunu gösteriyor.

Kararın çok önce alınmış olmasına rağmen engellemenin bayram arifesinde yapılması da dikkat çekiciydi. Böylece bayram sonuna kadar sitelerin kapalı kalması sağlanmış oldu. Her zamanki gibi engellme gerekçesini bilmiyoruz, ama tahmin ediyoruz. Sitelerin yayın odağı müzik olduğuna göre işin içinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) ve MÜYAP var demektir. Arada, Youtube örneğinde olduğu gibi, siteleri Türkiye'de lisans almaya zorlayıp vergi koparmak da düşünülmüş olabilir. Sırada engellenmeyi bekleyen Facebook, Fizy, Friendfeed vb diğer platformlara gözdağı da verilmiş olabilir. Yani bir taşla kuş katliamı.

Yakın zamanda basında FSEK'in yeni maddelerle "zenginleştirileceği" haberleri çıkmıştı. Bu haberlere göre site engellemenin bir kaç adım ötesine geçip IP temelli izleme sistemleriyle kullanıcıların gözetim altına alınacak ve ciddi cezalarla karşılaşacak. Öngörülen cezalar internet erişimin kesilmesinden hapis ve büyük meblağlarda para cezalarına kadar gidiyor. Böylece otorite vites değiştirmiş ve sansürden (içerik engelleme) ve ifade özgürlüğünün gaspından (yayın durdurma), iletişim özgürlüğünün (erişim kısıtlaması, tecrit vb.) ve özel hayat (mahremiyet) hakkının ihlaline adım atmış oluyor.

Fransa'da geçtiğimiz günlerde oylanan ve Anayasa Mahkemesinin kararını bekleyen HADOPI 2 yasası, benzer içeriğiyle başka bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de olacakları haber veriyordu. İktidarların interneti denetim alma çabaları haksız meşruiyet temellerini çocuk pornografisi, terörizm ve telif hakları alanında arıyor. HADOPI'den apartılacağı belli olan yeni FSEK de bu durumun bizdeki tezahürlerinden biri. Yeni yönetmeliklerle güçlendirilen 5651 kod adlı internet sansür yasası ve Ulaştırma Bakanı'nın haber verdiği yeni bilişim suçları yasası da diğer göstergeler (Bu arada "böyle bir yasayı normalde Başbakanın, Adalet Bakanı'nın veya İçişleri Bakanı'nın açıklaması gerekir. Ulaştırma Bakanı'na ne oluyor?" sorusunu soranlar için bu yazının sonundaki adresler aydınlatıcı olabilir).

Bu son iki site kapatmasında protestonun boyutu birazcık daha büyüktü. Ama alıştığımız atalet de olduğu yerde duruyordu. Hatta öyle bir olay var ki, sansürün, nasıl insanların zihinlerine ekilen atalet tohumlarından beslendiğini, insanları nasıl tek kişilik gettolarına kapatıp dışarda hüküm sürebildiğini ibret verici bir şekilde gösteriyordu. Friendfeed ortamında bazı kullanıcıların Myspace ve Lastfm engellemeleri hakkında farkındalık yaratmak için çeşitli girdilerin altına yorum halinde bir haber metni girmelerini bir kaç kişi "spam" diye "Friendfeed yönenetimine ispiyonladı! Yönetimden birileri de bunun sadece "öyle göründüğünü" ama amacın spam olmadığını düşündüklerini söyledi. Elbette herkesin internetin şu kısacık tarihinde yaratılmış olağanüstü kültürden pay almaları beklenemez...

Hep tekrarladığım bir sözü vardır Bruce Sterling'in: "Nerede iletişim varsa orda topluluk da vardır. Çünkü iletişimde bulunmak (commun-icate) ve topluluk (commun-ity) aynı şeydir." Ancak ortak bir şeyleri paylaşanlar iletişimde bulunabilir ve bir topluluk oluşturabilir.

İnternet yapısı gereği topluluk-lar oluşturur. Bu özellik, "netdaş" (netizen) kavramını ortaya çıkarmıştır. İnternet vatandaşları gerçek bir topluluğun parçası olduklarının bilinciyle topluluk haklarını korurlar ve bu eylemi "vatandaşlık bilinci"nin gereği olarak görürler.

Friendfeed'de Türkçe konuşan toplulukta yaşanan bu "kaza", bir çok şeyin, ama öncelikle vahim bir "kültürsüzlüğün" göstergesi. Çünkü vatandaşlık bir kültür bilincidir.

Türkiye'de internet dünyayla eşzamanlı olarak gelişti, ama kültürü yeterince gelişemedi. Nedense teknolojik gelişmeleri alıp onları yaratan kültürden "korunmakla" övünen bir toplumuz. Neredeyse internet tarihi kadar eski bir internet sansürü tarihine sahip olmamız ayıbını da bu kültür kaçkınlığına veriyorum. Çin'de, İran'da yaşanan protesto dalgalarınn onda biri bile yaşanmadı Türkiye'de! Hep bir avuç insan, kısa sürede unutulan, sahip çıkılmayan rüzgarlar yarattı. Her sansür haberinde küfreden, o sırada kime kızıyorsa ona verip veriştirip, hükümeti, medyayı, onu bunu suçlayıp, sonra DNS ayarlarıyla oynayan iki kuşak gördü bu ülke!

Çok yakın bir gelecekte sadece sansürlenen site sayısını değil, iletişim özgürlüğü gaspedilen, özel hayatlarına tecavüz edilen, ağır para cezalarıyla yaşama hakları ellerinden alınan, hatta hapsedilen, tanıdığımız, bildiğimiz, "gerçek" insanları konuşuyor olacağız. O zaman internetinizin ayarlarıyla oynayıp, "bana ne kardeşim ben her yere giriyorum, akıllı olun siz de girin" diyemeyeceksiniz....

Yakında tehdit "sanal" olmaktan çıkacak, kapınıza dayanacak. Evinize, özel hayatınıza, sevdiklerinizin hayatına müdahele edilecek. Bakalım o zaman ne yapacaksınız?

O, keyfinizi kaçırıyor, eğlencenizi bozuyor diye sinir olduğunuz, ilgi çekmekle suçladığınız, dalga geçtiğiniz, hak verip sırtını sıvazlayıp sonra sırtınızı döndüğünüz, bir heyecanla elinden tuttuğunuz, sonra hayat gailesine kapılıp elinizi çekiverdiğiniz, unuttuğunuz... o "bir avuç insan" var ya?

Hakkınıza, hukukunuza, özgürlüğünüze kastedildiğinde, işte o insanlar yanınızda olacak....


Aydınlanma:
"Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!
"Fransa, telifli içerik indirene ceza getiren HADOPI2 Yasası’nı kabul etti. Türkiye bu akımdan etkilenir mi?"