erişim engelleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erişim engelleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.02.2014

Torba yasayla 5651'de ne değişti?



Dün gece meclisten geçen torba yasamız hayırlı uğurlu olsun. Yeni düzenlemeler hayatımızda ne mi değiştirecek? Buyrun, özet kanzuk'tan gelsin:

"Eskiden siteye başvurulmadan içeriğin kaldırılması kararı verilemiyordu, uyar kaldır sistemi benimsenmişti, şimdi siteye başvurmak ek yük, adeta istisna haline geldi, doğrudan mahkemeye başvurulması esas alındı.

Eskiden içerik çıkartma kararı içerik/yer sağlayıcıya iletiliyordu, içerik kaldırılırsa ek yaptırıma gerek kalmıyordu, şimdi karar erişim sağlayıcıları birliği adındaki işi site engellemekten ibaret olan birliğe gidecek, sitenin ve/veya içerik sağlayıcının haberi olmadan url'ye veya domain'e (yani tüm siteye) erişim engellenecek.

Eskiden mahkeme kararı olmadan siteye/içeriğe erişimin engellenmesi durumları daha sınırlıydı, şimdi tib başkanı ve haliyle hükümetin her üyesi dilediğinde engelleyebilecek.

Eskiden içeriğin yayından çıkarılması (şimdiki url'ye erişim engelleme muadili) kararları kesinleşene kadar uygulanmıyordu, şimdi karar önce uygulanacak, fark eder de itiraz ederseniz ve olur da bozulursa uygulanması duracak.

Eskiden içeriğin çıkarılması için yer/içerik sağlayıcının 48 saat inceleme/karar verme süresi vardı, şimdi mahkeme yer/içerik sağlayıcının haberi bile olmadan karar vermiş olacak.

Eskiden ip adresleri ve diğer bilgiler savcılık/mahkeme kararı olmaksızın istenemiyordu, şimdi tib istediği yer/erişim sağlayıcısından dilediği (her türlü) bilgiyi talep ettiği an alacak. tib'in bu bilgileri ne kadar saklayacağı ve ne yapacağına dair hiçbir bilgi bulunmamakta.

Eskiden yer sağlayıcılarca ip adresleri 6 ay saklanıyordu, şimdi en az 1 yıl saklanacak.

Eskiden dns değiştirme veya başka imkanlarla engellenmiş içeriğe girilmesi mümkündü, şimdi erişim sağlayıcılara alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri alma yükümlülüğü getirildi."

Gördüğünüz gibi iyiye doğru değişen bir şey yok, yeni ve eskisinden çok daha etkili nurtopu gibi bir sansür mekanizmamız oldu. 

2.07.2011

Sendikalardan İnternet Sansürüne Karşı Basın Açıklaması


29 Haziran 2011 tarihinde Tekgıda İş'in çağrısı ile bir araya gelen TÜRK-İş ve DİSK'e bağlı Petrol-İş, TÜMTİS, TOLEYİS, Birleşik Metal-İş, Dev-Sağlık-İş, Limter İş ve İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform, SansüreSansür, Netdaş ve Alternatif Bilişim Derneği üyeleri, TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şube Binası'nda internet sansürüne karşı basın açıklaması yaptı...


İnternet Erişimi Yurttaşın Temel Hakkıdır

Sansür ve Filtrelemeye Hayır

Seçim öncesinde çok tartışılan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” başlıklı BTK Kurul Kararı 22 Ağustos’tan başlayarak internet dünyasını devlet kontrolüne alınmasını sağlayacak bir sansür girişimidir. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak. Filtreyi aşmak suç sayılacak. Filtre kıstasları ise tamamen BTK tarafından belirlenecek.
Kamuoyunda rahatsızlık yaratan ve Türkiye'deki İnternet sansürü uygulamaları, giderek temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı bir hal almaktadır. Bu konuda kaygı ve rahatsızlık içerisindeyiz. Tüm Türkiye'yi ve biz işçi sendikalarını yakından ilgilendiren İnternet sansürü uygulamalarına karşı itirazlarımızı ve önerilerimizi iletmek için bir araya geldik. 15 Mayıs tarihinde özellikle İstanbul’da sokaklara çıkarak “sansürsüz internet” talep eden 60.000 yurttaş’la dayanışma içindeyiz.

Mevcut uygulama sansürdür

Türkiye'de 2007 yılında 5651 nolu kanun ile birlikte yapılan düzenlemelerin ardından erişime engellenen sitelerin sayısı resmi olmayan rakamlara göre 20 bine yaklaşmıştır. Kamuya açık erişim sağlanan yerlerde zorunlu hale getirilen filtre sistemleri de 60 binden fazla siteyi engellemektedir. Bu sayı maalesef her gün artmaktadır. Erişimi engellenen sitelerin arasında öne sürüldüğü gibi sadece pornografi ya da benzeri içerikli siteler yoktur. Erişimi engellenen veya filtrelenen sitelerin önemli bir bölümü alternatif haber kaynakları, politik içerikli siteler, bazı sendika ve emek örgütlerinin siteleri, toplumun farklı kesimlerinin talep ve itirazlarını dile getirdikleri sitelerdir. Bu durum asıl amacın sansür olduğunu göstermektedir. Ayrıca İnternetin büyük birikiminin toplandığı önemli alan adları tek bir içerik/sayfa yüzünden engellenmekte ve bu birikimlere toplumun erişmesinin önüne geçilmektedir.

BTK Kurul Kararı hak ve özgürlüklere aykırıdır

Her şeyden önce BTK Kurul Kararı merkezi filtreler önermekte ve tüm trafiği bu filtreler aracılığı ile vatandaşlara sunmak istemektedir. Merkezi filtre uygulaması, devlet eliyle gerçekleştiği her durumda SANSÜRDÜR. Çünkü vatandaşın seçme, bilgiye erişme özgürlüğü elinden alınmakta, bilgi yurttaşlara ulaşmadan devletin ilgili teknokrat ve bürokratları tarafından engellenmektedir.
Bu süzme işlemini kimin nasıl yapacağı, yani ön görülen kara ve beyaz listelerin nasıl oluşturulacağı da belirsizdir. Ucu açıktır. Hükümetlere hassasiyetlerine göre liste hazırlama olanağı tanımaktadır. Gerçek yaşamda hükümetlerin, devletin ilgili bürokratik kurumlarının nasıl keyiflerince işleyip hak ve özgürlüklerimizi sınırladıkları ortadadır. Alan yasakları, grev yasakları, örgütlenme ve sendikal hakların önündeki keyfi, yasal olmayan engeller, devlet geleneği hakkında bize fikir vermekte, böylesi ucu açık bir filtreleme sisteminin nereye gideceğini göstermektedir.

Merkezi filtre çocukları koruyamaz

Elbette çocuk istismarının, nefret söyleminin ve benzer suçların internet mecrasında serbestçe yayılmasının önüne geçecek yasal düzenlemeler yapmak gereklidir. Dünya çapında çocuk pornografisi, çocuk istismarı, nefret suçu gibi konularda yapılan sınırlamalar sansür olarak nitelendirilmemektedir. Ancak internetin devlet kontrolüne alınması, merkezi filtre gibi uygulamalar iddia edildiği gibi çocukları koruyamamaktadır. Her gün yüz binlerce içeriğin üretildiği bir ortamı filtreleyebilmek mümkün değildir. Merkezi filtreleme çeşitli ülkelerde denenmiş fakat ya tepkiler sonucu ya da çözüm olmadıkları için terkedilmiştir. Çocuğu korumak ailenin görevidir. Aileler çocuklarını gerçek yaşama hazırladıkları gibi, çevrimiçi dünyadaki risklere karşı da hazırlamak sorumluluğundadırlar. Risklerden korunmak ancak eğitimle mümkün olabilir. Bu konuda eğitim kurumlarına, medyaya, sivil toplum örgütlerine, sendikalara büyük sorumluluk düşmektedir. Teknolojik gelişim ayrıca ailelere çocukları korumak için yeterli bireysel teknolojik olanaklar sağlamaktadır. BTK gibi kurullar bu alanda insanlara hizmet verebilir. Merkezi filtre hiçbir şart altında kabul edilemez ve asıl amacı sansürdür.

Ahlaki kaygı ve hassasiyetlerimizin istismarı

Çocukların risk olarak öne sürülmesi, maalesef toplumu ikna etmek için yaratılmış bir ahlaki gerekçedir. 2007'de 5651 nolu yasa çıkmadan önce benzer şekilde İnternet'in ne kadar kötü bir ortam olduğu medyada işlenmiş ve toplum hazırlanmıştır. Bu hükümetlerin her dönem başvurdukları, kritik konulara yurttaşları hazırladıkları kötü bir yönetme metodudur. Toplumumuz genel olarak çocuk ve aile konusunda hassastır. Bu hassasiyet maalesef istismar edilmektedir.

Toplumun bir parçası ve yurttaşlar olarak hepimiz bu konuda hassasız ve İnterneti güvenli kullanmak istemekteyiz. Fakat bu uygulamanın bunu amaçlamadığını, amacının sansürü derinleştirmek, İnterneti kontrol altında tutmak olduğunun farkındayız. Ne sansür ne de toplum hassasiyetlerinin istismarı demokratik toplumlarda kabul edilemez.
İnternet, işçi hareketleri, politik kampanyalar, hak mücadeleleri için artık vazgeçilmez bir mecradır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmesi, örgütlü bir toplum yaratma mücadelemize sağladığı yararlar, yönetme ve karar alma süreçlerine yurttaş katılımını arttırması açılarından ülkemizin geleceği için çok önemli bir olanaktır.

Birleşmiş Milletler, 4 Haziran'da gerçekleştirdiği oturumunda İnterneti temel bir insan hakkı olarak tanımıştır. Ayrıca, Avrupa Konseyi’nin Strasbourg’da 18 – 19 Nisan 2001′de gerçekleştirdiği konferansında onayladığı “İnternetin Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek” başlıklı kararı ise, internet erişimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne eklemiştir. Her iki karar da, ilgili sözleşmelerde taraf olan Türkiye’nin iç hukukuna uyarlamakla yükümlü olduğu kararlardır.

Hükümeti ve ilgili kurumları
  • Kurul Kararını derhal ve acilen geri çekmeye,
  • İnterneti tehdit gören yaklaşımlarla hazırlanmış başta 5651 gelmek üzere tüm yasa ve yönetmelikleri adım adım gözden geçirmeye ya da iptal etmeye
  • Konunun muhatabı çeşitli STK'lar, odalar ve sendikalarla birlikte riskler kadar olanakları gören yeni düzenlemeler yapmaya çağırıyoruz.
Bu sansür girişimi 12 Eylül Anayasası'nın ve devleti vatandaştan üstün gören devlet geleneğinin bir ürünü olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde engellerin bir parçasıdır. Yeni Anayasa yapımı sürecinde düşünce ve ifade özgürlüğünü kayıtsız şartsız güvence altına alan düzenlemeler yapmak, 30 yıldır yaşanan bunca deneyimin ışığında, tüm siyasi aktörlerin görev ve sorumluğudur.

25.11.2010

Sesli Sözlük'ün de sesini kapattılar


Bu sansür haberlerini vermekten çok sıkıldım sayın okuyucu. İtiraf ediyorum bir süredir biliyordum sesli sözlük sitesinin de erişime engellendiğini. İlk önce inanmak istemedim, sonra da bekledim başka bir yazar duyursun diye, belli ki kimsenin eli varmadı. Bu gece sesli sözlük linkini yazdım bir kez daha browser'a memleketimin şahane sansür manzarası yine dikildi karşıma.

Sesli Sözlük sitesi de sizlere ömür, iyi sansürler Türkiye...

Güncelleme: Haberi yaptıktan sonra gelen yorumlarda öğrendik ki sesli sözlük hakkında içerik hırsızlığı yaptığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuş. Kaynak için tık tık

Güncelleme 2.0: Hangi sitenin hangi nedenle kapatıldığını öğrenmemiz ne yazık ki ancak söylence ve/veya tarafların yaptığı açıklamalarla mümkün olabildiğinden haberle ilgili 2. bir günceleme yapmak gerekti. Karanlıkta kör dövüşü tüm hızıyla devam ediyor. Avukat Başak Purut'un konuyla ilgili açıklamasından öğrendiğimiz kadarıyla bir önceki güncellemede verdiğimiz link'e istinaden söz konusu diğer site bu davada taraf değil ancak onunla ilgili de bir durum var-mış. Sesli Sözlük sitesinin kapatılma nedeni telif hakları ihlali gibi duruyor. Gelişmelerle sizlerle olacağız...

16.07.2010

internet sokağa çıkıyor!


Sansürlenen internet daraldı. Sokağa çıkıyor! 17 Temmuz 2010 Cumartesi saat: 17.00'de Taksim Meydanı'nda buluşup İstiklal Caddesi Üzerinden Galatasaray Meydanı'na kadar yürüyeceğiz! Sansürsüz internet isteyeceğiz.

Taleplerimiz şunlar:

"Bizler, internet kullanıcıları olarak; Bilgi Çağına uymayan hukuk kurallarını kabul etmiyoruz: Devlet kurumları tarafından son zamanlarda izlenen Internet politikasının aleni sansür olduğunu biliyoruz. 5651 sayılı kanun ile baskılayamadıkları internet kullanımını hukuk dışı alengirli çözümlerle kontrol etmeye çalışan zihniyeti artık dinlemek istemiyoruz!

Bizler, 6.000’den fazla web sitesi ebediyen erişime engellenmişken, ve bu sayı günden güne artarken artık susmayacağız. Temel hak ve özgürlüklerimize müdahale niteliğindeki uygulamalar karşısında sessiz kalmayacağız.

Bizler, vatandaşların ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı engellenemez mantrasıyla internette biraraya geldik ve çözümü sokakta arıyoruz. Ulaştırma Bakanı’nın, BTK, ve TİB’in geçtiğimiz ay içinde keyfi sansür uygulamaları ile kamuoyunu yanlış bilgilendirmesini ve Türk Internet Sansür Sistemi’nin altyapısını oluşturan 5651 Sayılı Kanunu protesto etmek, vatandaşlara hukuka aykırı uygulamaları anlatmak ve gerçeklerle buluşmak için 17 Temmuz günü saat 17.00’da Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Meydanı’na yürüyoruz. Biz yürürken, minik kelebekler bizimle beraber uçacak.

SANSÜRSÜZ İNTERNET İSTİYORUZ!"

26.06.2010

RTÜK sansürü: Yazar Sevan Nişanyan’ın ifade özgürlüğüne katlanamayan RTÜK, HaberTürk’ün Teke Tek programına yayın durdurma cezası verdi!



Bu kısaltmayı daha sık duymaya alışın: RTÜK... Gerçi bu kurum geleneksel, ana akım medyanın “denetimi” ile memur edildiği için adı sık sık “sansür” sözcüğü ile yan yana gelir. Ama yakında faaliyetlerini internette de hissetmeye başlayacağız. Bu bakımdan son vukuatını sizlerle paylaşalım istedik. Çünkü internette de farklı davranmayacak. Dahası, devlet bununla da yetinmeyecek. Tüm iletişim alanının sansürleneceği günleri de görebiliriz!


Bu ortamda internet sansürü ile ilgili yazılar okumaya alıştınız. Bu kez farklı bir sansürden, ülkemizde köklü br geçmişi bulunan basın ve haber alma özgürlüğü ihlalinden söz edeceğiz. Aslına bakarsanız bu sansür türü internet sansürlerinden özde farklı değil. Sansürün tezahür etme biçimi farklı sadece. İnternet sansürü, diğer sansür biçimleriyle aynı yerden, aynı baskıcı zihinsel yapıdan ve yönetim şeklinden besleniyor.

Bu ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün en kolaylıkla çiğnendiği alandır basın ve haber alma özgürlüğü. Basına uygulanan sansürün ağır bir tarihi vardır. Basın özgürlüğü yasalarla güvence altına alındıktan sonra da bu ihlalller durmamıştır. Basın hala tam anlamıyla özgür değildir. Tehdit edilen, tutuklanan, hapse atılan, hatta öldürülen gazetecilerin, medya mensuplarının durumu göz önünde tutulduğunda, sansür hafif bile kalır. Bütün bunları biliyorsunuz.

Çok değil, daha bir hafta önce Express Dergisi yazarı İrfan Aktan, yazdığı bir yazı için Terörle Mücadele Kanunu’na dayanılarak suçlandı ve 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Derginin genel yayın yönetmeni Merve Erol da ağır para cezasına. Bu sadece son örnek. Kabarık bir sicile sahibiz. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2009 raporuna göre Türkiye basın özgürlüğü bakımından “en kötü elli ülke” arasında.

Dün, "Radyo Televizyon Üst Kurulu” (RTÜK), Fatih Altaylı'nın hazırlayıp sunduğu Teke Tek programında yazar Sevan Nişanyan'ın Ermeni soykırımına dair düşüncelerini gerekçe göstererek HaberTürk televizyonuyla ilgili yayın durdurma cezası verdi. RTÜK 16 Haziran'da aldığı ve 21 Haziran'da da tebliğ ettiği kararında, program konuklarından Nişanyan'ın sözlerinin "Türkiye Cumhuriyeti'ni küçük düşürdüğünü" iddia ederek "eleştiri sınırlarının aşıldığını savundu.RTÜK'ün kararının gerekçesi olarak, moderatör konumundaki Fatih Altaylı'nın yerine Nişanyan'la tartışmak üzere stüdyoda bulunan Yusuf Halaçoğlu'nun yanıt vermesini gösteriliyor.

Basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün, haber alma özgürlüğünün açık ihlali anlamına gelen bu karar, bir siyasal sansür örneği. Sorun yeni RTÜK yasasının basın özgürlüğünü ihlal etmesinden kaynaklanıyor. RTÜK’ün kararla ilgili gerekçesi ise akıllara ziyan: Moderatörün görevini resmi tezlerin savunusuna indirgemeye çalışan, alternatif görüşlerin dile getirilmesine katlanamayan, bu görüşlerin program yöneticisi tarafından susuturulmasını talep eden bir karardan söz ediyoruz (Karar metni).

Medyanın bu karara isyan etmesi gerekirdi. Çünkü bu bir yetki aşımı olmanın da ötesinde, Türkiye’nin sansür tarihinde yeni bir aşamaya işaret ediyor. Bundan böyle hiç bir şey medya için aynı olmayacak. Zaten çok kötü olan koşullar daha da ağırlaşacak basın özgürlüğü bakımından. Ama ana akım medyamızdan gerçek bir protesto beklemek biraz fazla iyimserlik olur, farkındayım.

Şimdi gelelim, konunun internet sansürüyle ilgili kısmına... Yine bu blogda şöyle bir yazı yayınlamıştım:"Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!" ... Yazıda, Ulaştırma Bakanlığı’nın telekomünikasyon sektöründen sonra tüm bilgi teknolojileri sektörünün ve elbette internetin denetimini ele geçirmek için yürüttüğü operasyondan söz etmiştim.. Bakanlığın bu operasyonunun son aşamasını Haziran 2010 başında hepimizi mağdur eden “Google Skandalı” ile yaşadık.

Aynı yazıda, söz konusu operasyonun aslında tüm iletişim alanını kuşatmaya yöneldiğini, buna geleneksel medyanın da dahil olduğunu yazmıştım. Bunu söylerken, gerekçem, adı değiştilip Bilgi Teknolojileri Kurumu yapılan TK’nın bağımsızlığını kaybedip Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanması ve bünyesinde internet denetiminden, iletişim izleme ve dinlemeden sorumlu Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) kurulmasından sonra, RTÜK’ün de Bakanlığa bağlanacağı öngörüsüydü. Nitekim haklı çıktım; bu durum RTÜK Kanunu ile birlikte işlerlik kazanmaya başladı. Çok yakında Ulaştırma Bakanlığı, adını Ulaştırma ve İletişim Bakanlığı’na çevirirse hiç şaşırmayın. Geçen yüzyılda bu tür aşırı bütünleştirici bakanlıklara “Propaganda Bakanlığı” diyorlardı. Şimdi teknoloji çağında yaşadığımız için, propagandaya “altyapı” da dahil!

RTÜK Bakanlığa bağlanırken, geleneksel yapısında da değişikliğe gidecek. TİB ile kuracağı yakın ilişki bunun başlangıcı. Bakanlık “vizyoner” davranıp, RTÜK’ü internet medyası, özellikle de görsel-işitsel internet medyası için bir denetim, gözetim ve sansürleme birimine dönüştürmeyi amaçlıyor. RTÜK, artık radyo ve televizyonun yanı sıra, elektronik ortamda gerçekleşen radyo ve televizyon yayınlarını (elbette IPTV’yi de) denetleyecek! Yani BTK ve RTÜK el ele, TİB de ortada, tüm iletişim alanını denetleyecekler, gözleyecekler ve müdahale edecekler. Yani sansürleyecekler. Bununla da yetinmeyecek, ağır para ve hapis cezalarıyla yayınları tamamen susturmaya çalışacaklar. Şimdi yerel medyaya yaptıkları veya belli ana akım gruplara yapmaya çalıştıkları gibi.

RTÜK’ün bu son sansürü, kurumun alıştığımız ahlak bekçiliğinden (Aşk-ı Memnu vb.) farklı olarak açık bir şekilde siyasal sansür alanına giriyor. Bu ilk de değil. Sadece daha fazla göz önünde ve sorunlu RTÜK Kanunu’nun dolaysız bir sonucu. Tıpkı 5651’in ahlak bekçiliğinin yanı sıra siyasal sansür sonucunu da yaratması gibi. Buna Terörle Mücadele Kanunu’nu, Medeni Kanun’un keyfi bir şekilde uygulanabilecek hakaret ile ilgili maddelerini ve Sonbaharda çıkması beklenen, Sarkozy’nin HADOPI yasasından apartma yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu da eklerseniz, karşı karşıya kalacağımız tablonun vehameti daha açık bir şekilde ortaya çıkar.

İnternette, ana akım medyada, yerel basında, herhangi bir ortamda yayınlanacak her şey izlenecek, denetlenecek ve sansürlenecek.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı, basın ve haber alma özgürlüğü, özel hayatın, yani mahremiyetin korunması hakkı, bütün bu hak ve özgürlüklerin özünün istisnasız hepimiz için tehdit altında olacağı günler yaklaşıyor; dolayısıyla onları savunmaya başlamanın tam sırası!

Artık basın özgürlüğü size uzak bir alan olmaktan çıktı. Yeni teknolojilerle, hepiniz birer medya yayıncısınız. Devlet de size öyle davranacak. Basına nasıl davrandığına bir bakın, fikir edinirsiniz.

Haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkmazsanız; devletinizi, bireyi devlete karşı hukukla koruyan bir hukuk devleti olmaya zorlayamazsınız. Bunu yapamazsanız asla bir hukuk devletinde yaşamayazsınız. Size aklı ermeyen ergen mumamelesi yapan paternalist bir devlete mahkum olursunuz.

İnternet hak ve özgürlüklerin son cephesi olabilir. Ama diğer cepheleri tamamen terk ederseniz, orada da yenilirsiniz.

İçeriğine bakmadan, kimden, hangi gerekçeyle gelirse gelsin, sansüre her ortamda karşı durmak zorundasınız. Ona karşı ilkeli bir duruş sergilemeden sansürden kurtulamazsınız...

Gerçekliğin çölüne hoş geldiniz”...

9.06.2010

Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı?


Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor... Bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de internet kullanıcılarının neredeyse tamamı Google hizmetlerine erişimde yaşanan kaos yüzünden büyük bir sıkıntı yaşadı. Türkiye’de internet toplam olarak yavaşladı, ağırlaştı, saç baş yoldurdu. Kullanıcılar, Google Docs’da bulunan dosyalarına erişemediler; Google Analytics kullanan bütün sitelere erişimde sorun çıktı, siteler sonsuz döngülerde kayboldu; Google Calendar üzerinde randevularını, katılacağı etkinliklerin kaydını tutanlar kayboldu; Google Code çalışmadığı için geliştiriciler sorun yaşadı; yoğun bir biçimde kullanılan ve Türkiye gibi ülkeler için vazgeçilmez hale gelen Google Translate çalışmadı; Google Groups ile proje geliştiren, haberleşen, etkileşimde bulunan gruplar seslerini kaybetti; Google Scholar kapsamındaki eğitim kaynakları erişilemez hale geldi; Google Sites ve Google Blog’da bulunan binlerce blogla bağlantı kesildi; Gooogle Photos’a fotoğraflarını, görsel malzemelerini yükleyenler, Google Images’da görsel arayanlar sıkıntı yaşadı; haber kaynaklarını, blogları Google Reader’la takip edenler boş bir sayfaya bakakaldı; Google’ın arama motoru tam randımanlı çalışmadı; Gmail gitti geldi, milletin yüreğini hoplattı... Youtube’dan bahsetmiyorum; o zaten engelli...

Sosyal ağlarda, önce “ne oluyor, Google mı çöktü, kablo mu koptu” tartışmaları başladı; sonra internet hizmet sağlayıcılara gelen e-posta metinleri ortama düştü: “Değerli Müşterimiz, 3 Haziran 2010 tarihinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan firmamıza iletilen karar sebebi ile Google'a ait bazı IP'lere hukuksal nedenlerden dolayı erişim engellenecektir. Erişimi engellenen IP’ler dolayısıyla, Google’ın bazı uygulamalarına erişememe ya da yavaşlık yaşanması beklenmektedir. Bu engellemenin muhtemel etkileri içerisinde; - Google web sitesine erişimde sorun yaşanması - Reklam vb. analiz verisi için web sitelerinde Google analytics, Google maps gibi Google uygulamalarını kullanan portal veya web sitelerinde erişimlerin yavaşlaması, - Google Toolbar yüklü bilgisayarlarda bazı sitelere yavaş erişme, - Web siteleri dahilinde “google search” kullanan alan adlarına erişimde yavaşlama, - Firmanıza ait Google uygulamalarıyla entegre ya da Google Search’ a dayalı bir takım uygulamalarınızın bu erişim kısıtlamasından etkilenmesi söz konusu olabilecektir.

Bu haberi takiben, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) bu sefer de Google’ı mı engellediği tartışılmaya başlandı, ortam hararetlendi. Erişim engelleme istatistiklerini bile yayınlamaya tenezzül etmeyen TİB, her zamanki gibi internet kullanıcılarından bir açıklamayı çok gördüğü için, doğal olarak, komplo teorileri de dahil, çok sayıda yorum ortalılıkta uçuşmaya başladı. Google’ın internet kullanımına ne kadar entegre olduğu ve bu durumun bireysel ve kurumsal tüm internet kullanıcılarını etkilediği düşünülürse, oluşan infiali doğal karşılamak gerekir.

Haberler sosyal medyadan geleneksel medyaya taşınca, TİB’den bazı bilgiler önce “seçilmiş” medya kuruluşlarına sızdırıldı, infial dinmeyince de resmi bir açıklama geldi mecburen: “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ankara, 04.05.2010 Bazı basın yayın organlarında, hakkında erişim engelleme tedbiri uygulanmamış google gibi kimi alan adları/web siteleri ve hizmetlerinin erişimlerinin engellendiği yönünde yapılan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Tarafımızca tesis edilen işlem, kamuoyunun yoğun gündemini oluşturan İnternet adresleriyle ilgili olmayıp, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 no’lu kararı gereği erişimi engelli olan,http://www.youtube.com İnternet adresine ilişkin IP adreslerinin güncellemesinden ibarettir. Sonuç olarakhttp://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan İnternet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketlerin elinde bulunmaktadır.”

Uzun uzadıya anlatmak yerine, TİB’in açıklamasını gördüğümde Friendfeed’de yazdığım yorumu aynen buraya yapıştırayım: “TİB, zaten bildiğimiz şeyi söylemiş: ‘Ben Google'ı değil Youtube'ı engelledim. Ama aklım başıma yeni gelip bakalım bir de IP bazlı engelleme yapayım dediğim için elime yüzüme bulaştırdım, arada Google servisleri de kaynadı. Ama bundan Google suçlu. Benim uluslararası hukuka ve kendi anayasama bile aykırı olan 5651 sayılı yasama uyarak yaptığım bu engellemede Google elimi kolaylaştırıp Youtube'a istediğim zaman engelleyebileceğim tek bir IP atamıyor! Google suçlu, çünkü tüm uluslaarası toplumun dalga geçtiği sansür yasama saygı göstermiyor’... demiş. (mealen :)

Aslında bu yazıyı ne olup bittiğini anlatmak için yazmıyorum. Hepiniz olup bitenleri gayet iyi biliyorsunuz. Ben bunları yazarken sorun hala çözülmüş değil. Çoğunuz sıkıntı yaşamaya ve içinizden rahmet okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazının asıl amacı, bu skandalın (artık bu olayla ilgili olarak “Google Skandalı” kod ismini kullanacağım) yarattığı hareketlenmenin, Türkiye’de internet sansürü karşısında oluşan toplumsal muhalefet için bir “eşik etkisi” yaratıp yaratmayacağını sorgulamak.

Bunu sorgulamamın tek nedeni sadece infialin boyutları değil; sorunun kaynağı olan TİB’in şimdiye kadar sadece resmi açıklamalarla ve hükümet üyelerinin söylemleriyle yetinirken, bu kez kendisini savunmak için daha önce kullanmaya pek yeltenmediği PR araçlarını devreye sokması. Başbakan’ın (bir kaç kez tekrarladığı için dil sürçmesi olarak yorumlanamayacak) “otosansür” talebi ve Ulaştırma Bakanı’nın “bu ülkeyi Google mı yönetecek?” çıkışından söz etmiyorum. Bu tür söylemlere alıştık.

“PR araçları” derken son günlerde okuduğum bazı haberleri ve açıklamaları düşünüyorum (Yok, Başbakanla buluşup “otosansür” taleplerini ciddi ciddi dinleyen “internet habercileri”nden de söz etmiyorum!). Burada vereceğim örneklerin kalemlerini veya sözlerini “TİB’e adadığını” filan söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın! Ama bu sözlerin sahiplerinin gerek TİB gerek bünyesinde yer aldığı BTK -Bilgi Teknolojileri Kurumu-, gerekse yazılarımda sık sık sözünü ettiğim, 5651 sayılı sansür yasası kapsamında kurulmuş bulunan, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu ile kurumsal ilişkilerinden dolayı bu soruna pek de nesnel yaklaşamadıklarını gözlemliyorum; hatta iyimser bir tahminle “yanlış yönlendirildiklerini” düşünüyorum. Bu örnekleri aktarmadan önce, TİB açıklamasındaki maddi hatayı da ortaya koymam gerek: Google Skandalı’nı yaratan, Google’ın IP’lerle oynaması değil. Google servisleri zaten bir IP havuzu kullanıyor, bu IP’ler dinamik olarak belli servislerle ilişkileniyor ve bunlar sürekli değişiyor. Bu Google’ın yürüttüğü uluslararası operasyonun teknik bir parçası (“Reverse IP” vb. teknik ayrıntılara hiç girmiyorum, ama internette dinanik IP kullanımından ve bir IP’nin aynı anda bir çok siteye hizmet vermesinden daha doğal bir şey olmadığını belirtmekle yetineyim). Yani, “bir şey yapan” Google değil, TİB. TİB Mayıs ayı sonunda Youtube yasağı ile ilgili olarak, DNS yerine IP temelli erişim engelleme sistemine geçiyor; sorunu yaratan da bu. (Üstelik burada EEKA sunucuları denilen ve Türkiye’nin yurtdışı internet çıkış noktalarına yerleştirilen, tam olarak ne yaptığı bilinmeyen bir takım sunucular vasıtasıyla bu bloklamanın yapıldığı söyleniyor. Bu yöntem sadece erişim engellemeye değil, iletişim dinlemeye ilişkin bir mekanizma olduğu kanısını uyandırıyor, ki bu konudaan bağımsız olarak sorgulanması gereken, vahim bir durum. Bu, şu anda bir dava konusu)

Mesela, Füsun S. Nebil imzalı, sahibi olduğu Türk.internet.com’da yayınlanan “Google, YouTube Erişim Engellemesini Aşıyor mu?” başlıklı haberi, resmi açıklama yayınlanmadan bir gün önce okudum. Haberin özü, tam da TİB’in sonradan gelen açıklamaları gibi suçu Google’da aramamızı öğütlüyordu. Haber, Google’ı “şaşırtmaca taktikleri” kullanarak engellemeyi delmekle suçluyor, hatta Youtube’un “Türk hukuku ile olan sorununu çözmek yerine” “yasağa aptalca bir şekilde takılmış durumda” olduğunu ilan ediyordu! Ulaştırma Bakanlığı’nın Youtube ve Google ile ilgili komplo teorilerini andıran açıklamalarını düşünerek haberi Friendfeed’de paylaştım. Füsun Nebil, 2001‘deki RTÜK saçmalığından beri bu konularla ilgilidir. O dönemde kurulan İnternet ve Hukuk Platformu’nda bir süre birlikte de çalıştık. Kendisini, son olarak Ankara Barosu ile birlikte düzenlediği, yargı mensuplarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarından da katılımın olduğu iddialı “Kartepe Çalıştayı’ndan hatırlayanlar olacaktır (Bu konuda BThaber’de yazmıştım: “Kartepe Kriterleri”). Nebil, hala nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığım bir biçimde İnternet Kurulu’nun da bir üyesidir. (Anlıyamıyorum, çünkü kendisi bir sivil toplum kuruluşunu temsil etmiyor. Medyayı temsilen orada olduğunu varsaysak, bu kez başka bir medya temsil edilmediği için durum yine anlaşılmıyor. Çok da önemli değil, bu bir “danışma kurulu” ve kimleri davet edeceği Ulaştırma Bakanlığı’nın bileceği iş.) Neyse, sonuçta, bu “haber”i haberci olarak mı yoksa Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu’nun bir üyesi olarak mı yazdığını anlamak isterdim. Resmi açıklamadan önce bazı bilgilere ulaşırken yanlış yönlendirildiği olasılığını saklı tutarım.

İnternet Kurulu”nu, bilişim STK’larını ehlileştirmekten başka bir işlevi olmadığı için çok eleştirmiştim (örneğin: “İnternetin MGK’sı!”). Eleştirilerimde yanlız da değildim. Benden önce Yurtsan Atakan bu kurul üyelerini topa turtmaya başlamıştı. Nitekim Kurulun etkileri şimdi daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Google skandalı sonrası medyada “Türkiye Bilişim Derneği Başkanı” sıfatıyla Turhan Menteş’in açıklamaları talihsiz bir bağlamda yer aldı: "Ortada başka bir sorun var. Gözden kaçıyor. YouTube ve Google Türkiye'de muhatap istiyor mu, istemiyor mu? Bu kısmını ben çok merak ediyorum. Türkiye'nin tek sorunu muhatap bulamaması. Bunu çok samimi olarak söylüyorum. YouTube'un birçok ülkede temsilciliği varken, Türkiye'de bulunmuyor. Sorunun uluslararası alanda çözümünün bulunması lazım. Türkiye'de tek başına bu sorunun çözülmesi mümkün değil. Onun için de muhatap bulunması gerekiyor. Türkiye'de bu sorunun çözümünü istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Sorun bu." Ben, TBD’nin bir üyesiyim. Menteş’le ve diğer TBD üyeleriyle birlikte yıllarca internet sansürüne karşı mücadele ettik, toplantılar düzenledik, yayınlarda bulunduk. Sansürden yana olmadığından eminim. O yüzden bir dahaki sefer, böyle bir zamanda, böyle bir açıklamayı TBD başkanı değil İnternet Kurulu Başkanı sıfatıyla yapmasını tercih ederim (Evet, Menteş, İnternet Kurulu’nun da başkanıdır). Bu açıklamayı Google’un vergi borcuna istinaden Ulaştırma Bakanı’nın söylediklerine ve Youtube engellemesini vergilendirmeye bağlamaya çalışmasına dair yapmış olduğu ihtimalini saklı tutarım (Bu durumda da dezenformasyona kurban gitmiş olur ki, TBD gibi bir sivil toplum kuruluşunun başkanına sansüre karşı çıkmak duruken vergi hesabıyla uğraşmayı hiç yakıştıramam, orası başka). Ancak, kendisi, 5651 sayılı sansür yasasının “yer sağlayıcı” olarak tanımlanan uluslararsı platformları da “faaliyet belgesi” almaya, ofis açmaya zorlamanın hukuki bir meşruiyeti olmadığını en az benim kadar bilir.

Son örneğim ise bunların arasında en talihsiz olanı. “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü" Yrd. Doç. Dr. Leyla Keser Berber'in NTV kanalında yaptığı, TİB’in yanıltıcı açıklamasını destekleyen, Google’ın bu konuda TİB tarafından “uyarıldığını” söyleyen, sorumluluğu tamamen Google’ın IP politikasına yükleyen konuşmasıydı. Kendisi bu açıklamayı bir hukukçu, istelik bu alanda önde gelen bir kurumun (bu arada Merkez YÖK onayı ile Enstitüye dönüşmüş durumda) direktörü sıfatıyla yaptığı için, yarattığı dezenformasyon etkisi daha büyük oldu. Gerek bu kurumun Danışma Kurulu üyelerinden biri, gerekse Keser’in bir dostu olarak ben kendisinin TİB tarafından teknik konularda yanıltıldığını düşünüyorum. Muhtemelen BTK’daki bağlantıları, onu Google’ın Youtube engellemesini aşmak için bir IP oprasyonu çevirdiğine ikna etmiştir. Onun da sansüre tamamen karşı olduğunu biliyorum. Bu konuda yaptığı çok değerli çalışmalar var. Ama konuşmasından edindiğim izlenim, Google’ın bile isteye sırf TİB’i zor durumda bırakmak için IP politikasını değiştirdiği yönündeydi. Oysa bunun doğru olmadığını, IP bloklamayı TİB’in denemeye başladığını, skandalın da buradan çıktığını biliyoruz. TİB muhtemelen Google’a bir uyarı metni göndermiştir, ama Keser de bu tür bir metnin uluslararası hukuki geçerlilği olmayacağını gayet iyi bilir.

Başka örnekler de verilebilir. Ama önemli olan, TİB’in ve Bakanlığın kendi kurumsal ilişkilerini, “kriz iletişimi” amaçlı olarak, üstelik yanıltıcı bir biçimde kullanmış olması. Google skandalının kendilerine nasıl bir zarar vereceğini tahmin etmiş olmalılar. Aslında bu zararı çok da iyi hesaplayamadıklarını düşünüyorum. Çünkü skandalın Türkiye’ye, ülke ekonomisine, kullanıcılara ve elbette hak ve özgürlüklere verdiği zarar o kadar büyük ki! Elbette bu zararın bir kısmını paylaşmak zorunda kalacaklar.

Ben bu satırları yazarken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TV kanallarında bir açıklama yapıyordu. Açıklaması daha önce de sürekli tekrar ettiği belli argümanlar üzerine kuruluydu (bu arada “milli ekonomi” ve “vergi” düğmelerine de basmayı ihmal etmedi elbette!). Yukarda sözünü ettiğim yanıltıcı bilgileri de verdi ve Google’ı IP operasyonlarıyla Youtube yasağını aşmaya kalkmakla suçladı; TİB’in hiç bir şey yapmadığını sorunun Google’dan kaynaklandığını savundu (ki böyle olmadığını, TİB’in IP temelli engellemeyi “denemeye başladığını biliyoruz); akabinde gelen teknik sorulara ise cevap vermedi. Kanalların bu açıklamayı “internet yasakları” banner’ıyla duyurması, Google Skandalı’nın en azından otoriteler için belli bir eşik aşımını temsil ettiğini göstermesi bakımından ilginçti.

Ulaştırma Bakanı'nın açıklaması ile ilgili olarak tek bir şey söylemek yeterli: Sırf yer sağlayıcı bir platform diye, Youtube’un Türkiye’de faaliyet belgesi almaya ve ofis açmaya zorlanması, Türkiye dışında hiç bir ülkenin hukukunda yoktur. Hangi ülkede ofis açacağı tamamen şirketin kendi kararıdır. Kaldı ki, Bakanın sözünü ettiği gibi Youtube’un yirmiye yakın ülkede “temsilciliği” bulunmamaktadır. Youtube, Google grubuna bağlı bir kuruluş olarak Google ofislerini kullanmaktadır. Bakan ve TİB yetkilileri, muhtemelen Youtube’un bazı ülkelerin alan adı uzantısıyla ve o ülke dillerinde yayınladığı “anasayfa” ve kullanıcı arayüzlerini temsilicilkle karıştırmaktadır. Engellemeden bu yana Bakan Youtube’dan sadece Türkçe bir ayna site yapması ve bunu Türkiye’deki sunucular üzerinden yayınlamasını talep etmektedir. Böylece elde edecekleri bir “hayalet site”yle istedikleri gibi oynayabileceklerini düşünmektedir muhtemelen. Kuruluş bunu kabul etmemekte tamamen haklıdır, çünkü böyle bir talebin uluslararsı hukukta karşılığı yoktur (Çin örneğini aklınıza getirmeyin, oradaki sorunun çok farklı olduğunu söylemekle yetinelim. Ayrıca Türkiye Çin değil!) Dolayısıyla, “Google bizi saymıyor” açıklamaları sadece tribünlere oynamaktan ibaret. Bu skandalla yanlızca hak ve özgürlüklerimize değil milli ekonomiye de büyük bir zarar verilmiştir ve bu zararın tek sorumlusu Hükümet ve ilgili otoritelerdir. Bu hukuk skandalının orta yerinde “ama Google da vergi vermiyor” tarzı cümleler kurmak ise belki insanların kafasını karıştırmaya yarayabilir; ama hukuken yok hükmündedir; çünkü iki durum arasında hukuki hiç bir bağ bulunmmaktadır. Neyse ki şimdilik vergi borcu yüzünden erişim engelleyecek kadar abartmadık! Üstelik, hükümetin akıllıca bir zamanlamayla Google’a tahakkuk ettirdiği 30 milyon TL.lik vergi borcu (ki çok tartışılır bir operasyondur), bu son yaşananlar dolayısıyla TİB’in Türkiye ekonomisine verdiği zararın yanında devede kulak kalır. Yani neresinden bakarsanız bakın, hükümet yanlış hesap yapmaktadır!

Google’sızlığın Türkiye ekonomisine bir aylık maliyeti, şu sırada alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, bilimsel yöntemlerle, ekonometrik modeller kullanılarak hesaplanıyor. Bu çalışmanın sonuçları çok yakında duyurulacak. Başta KOBİ’ler olmak üzere şirketlerin ücretsiz Google hizmetlerini kullanarak sağladığı yarardan, analytics sorunu nedeniyle yurtdışı hosting firmalarına göç etmesi kaçınılmaz firmaların internet sektörüne vereceği zarara, gmail ve diğer doğrudan iletişim kesintilerinin kullanıcılar ve şirketlere kaybettirdiği ilişki, müşteri ve itibar kaybından şirketlerin analytics nedeniyle yaşadığı sonsuz döngüye giren web sitelerinin yaratacağı zarara çok sayıda parametre devreye giriyor. Oldukça yüksek bir meblağdan söz ediyoruz. (Bu çalışmanın Google’ın internetle ne kadar entegre olduğunu ölçmemiz için bize bir fırsat da sunmasından dolayı TİB’e teşekkürlerimizi de ayrıca ileteceğiz...) Bu olayın Türkiye’ye kaybettirdiği itibarın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi bedelini ise öngörmek zor değil. Bu skandalı kınayan uluslararası kurum, kuruluş ve medya organlarına her gün bir yenisi katılıyor. Bu boyutta bir hasar yarattığınızda, kırdığınız kolun yen içinde kalmasını bekleyemezsiniz...

Şimdi, baştaki soruya geri dönelim: Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde bir dönüm noktası, bir eşik deneyimi, hadi abartalım, bir “paradigma dönüşümü” yaratır mı? Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor...
Ne oldu? Bilgi sosyal medyaya düşer düşmez insanlar kulak kesildi. Medyada haberler çıktıkça bu dinleme hali yoğun bir tartışmaya dönüştü. Şimdiye kadarki engelleme haberlerinde bu kadar yoğun bir katılım görmemiştik. Çünkü bu sefer, istisnasız her internet kullanıcısı kendisini ilgili hissetti. Çok farklı görüşler de dile getirildi elbette. Uygulamayı savunanlar da vardı. Bu doğal. Daha çok “kurumsal” platformlardan gelen, “aman anlaşsınlar da kimse mağdur olmasın (biz de işimize devam edelim)” tarzı çıkışlar da vardı. Bu da çok doğal. Kurumsal, sektörel bakışın her zaman her yerde böyle bir boyutu vardır, zararlı da değildir; en azından sorunu dürüstçe saptamaktan çekinmediğinde. Ama büyük bir çoğunluk, açık seçik bir biçimde olarak tepkisini otoritelere yöneltti. Sağlıklı bir gelişme...

Şimdi, bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Bazı yenilikler var: Mesela dijital ajanslar “İnternet Geleceğimizdir” başlığıyla sansüre karşı bir bildiri yayınladı. Şimdiye kadar şirket gruplarını kapsayan böyle bir hareket pek görmemiştik. Ekşi Sözlük kullanıcıları kendi içlerinden dışarıya doğru bir hareket başlattılar. Hareketlerin siber mekandan sokağa çıkması, gerçekliğe genişlemesi gerektiği konusunda (neredeyse) bir fikir birliği oluştu. Bobiler sansüre karşı bir yürüyüş başlattı. Netdaş, Sanüresansür ve Korsan Partisi oluşumu yeni bir ivme kazandı. İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği, TİB’e karşı yürütmeyi durdurma davası açtı ve suç duyurusunda bulundu. Cyber-rights hareketinin kurucusu ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz ve insan hakları hukukçusu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, TİB’e itiraz dilekçesi verdiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, İsveç Korsan Partisi skandal uygulamayı kınadılar. OpenNet Initiative olayı duyurdu. Wikipedia’nın ingilizce versiyonundaki “Türkiye’de sansür” maddesi zenginleşti. Çok sayıda yabancı medya kuruluşu ve internet yayını skandalı duyurdu. Türkiye ile “Google sansürü” etiketleri kaçınılmaz olarak yapıştı ve Çin’in ardındaki boş sırayı kaptık! (Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nın son raporu da AB tarafında durumumuzun nasıl göründüğünü zaten net bir şekilde ortaya koyuyor. 2009 İlerleme Raporu da Türkiye’yi Youtube engellemesi yüzünden uyarmıştı.) Bu arada bir başka yenilik de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, üstelik Twitter hesabından, Youtube engellemesini eleştirmesi oldu...

Şimdi hep beraber bir ortak platform yaratmayı, hak ve özgürlüklerimizi daha yüksek sesle talep etmeyi konuşuyoruz; bir araya geliyoruz, tartışıyoruz; hukukun her eve lazım olduğunu farkediyoruz; yeni eylem tarzlarını, demokratik zorun yeni biçimlerini keşfediyoruz.

Bütün bu kıpırtılar umarım yeni bir şey doğurur. Umarım bütün bunlar bir doğum sancısdır. Çünkü karın ağrısıysa, her şey normale döndüğünde (çünkü hep döner), aslında hiç bir şeyin normal olmadığını unutursak...

İşte o zaman bari “aramızdan birinin” uyarladığı biçimiyle şu çok eski bilgeliği hatırlayın:

“en son ip bloklandığında, en son dns engellendiğinde, beyaz adam dns değiştirmenin kurtuluş olmadığını anlayacak.”

31.10.2009

Bir sansür yasanız var, bari onu doğru dürüst uygulayın!


Bu sitede aynı fotoğrafı bir kez daha görüyorsunuz, ama boşuna değil. Çünkü bu “hak edilmiş bir görsel”!... Tıpkı Türkiye’nin dünya ifade özgürlüğü liginde “hak edilmiş bir 123.lük” alması gibi...

Bir süredir her hafta sonu yeni site engellemelerini bekler olduk. Herhelde hafta içi işlemleri toparlıyor, Cuma akşamı işten çıkarken teknik ekibin masalarına bırakıyorlar, onlar da Cumartesi sabah ilk iş toptan uygulamaya sokuyorlar... Geçen hafta sonu da www.buzcevheri.com, www.oyuncehennemi.com, www.sabote.com, www.tahribat.com , www.webincisi.com, pcgamebuy.net, hercash.net ve frpclub.itu.edu.tr sitelerinin engellendiğini öğrendik (böylelikle ilk kez bir fantezi rol yapma oyunu sitesi de engellenmiş oldu!). Nedeni Türk Telekom’un www.telekomakafamgirsin.com sitesiyle ilgili bu sitelerde bulunan içerikten rahatsız olması sonucunda yaptığı şikayet. T.C. Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2009-10-15, 2009/290 nolu kararı ile bu sitelere erişim engellenmiş.

Yine her zaman olduğu gibi mahkeme kararının gerekçesine ulaşmak için akla karayı seçmek zorunda kaldık. Neyse ki Avukat Gökhan Ahi karara ulaştı da nelerin döndüğünü anladık. Bu karar tam bir hukuksal fiyasko!

Kararı inceleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlisi Yaman Akdeniz, engellemelerden haberdar olmamızı sağlayan www.cyber-rights.org sitesinde şöyle diyor: “Hem Türk Telekom avukatları hem de kararı veren Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi uygulanması gereken mevzuat olan 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 9. Maddesi’ni hiçe saymıştır. Özel hukuku ilgilendiren kişisel ilişkilerde erişim engelleme yetkisi bulunmayan mahkemelerin arka arkaya erişim engelleme kararları vermeleri bir hukuk devletinde kabul edilemez. Hakaret içerdiği iddia edilen bu sitelerle ilgili erişim engelleme kararının 4721 sayılı Medeni Kanun’un kişilik haklarına saldırıyı düzenleyen 24. maddesine dayanarak ve 1086 sayılı Hukuku Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun ihtiyati tedbire ilişkin 101 ve devamı maddeleri uygulanarak verilmiştir. Genel hüküm niteliğindeki bu iki kural 5651 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce konuyu doğrudan ilgilendiren bir hüküm bulunmadığı için sıklıkla uygulanıyordu. Ne var ki, 5651 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi bu olanağı tamamen ortadan kaldırmıştır. Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak tarafında yazılan İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme adlı kitapta bu konuya açıklık getirilmiştir. 9. madde, içeriğin yayından çıkarılması ve cevap hakkı konusuyla ilgilidir ve bu maddeye göre İnternet’teki belli bir içerikten dolayı kişilik haklarının ihlâl edildiğini iddia edenler, içerik sağlayıcıya, ona ulaşamamaları halinde yer sağlayıcıya, İnternet ortamından veya bizzat başvurarak, kendisine ilişkin içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebilirler. 9. maddenin 1. fıkrası, hakkının ihlâl edildiğini iddia edenlerin cevap vermeyi de talep edebileceğini belirtmektedir. Buna göre kişilik haklarının ihlâl edildiğini iddia eden bireyler içerik veya yer sağlayıcılardan aynı hedef kitleye ulaşıp aynı etkiyi yapabilmesi için, ihlâle yol açan içeriğin yayınlandığı web sayfasından, bir haftaya kadar yayında kalabilecek biçimde kendi cevaplarını yayınlamalarını isteyebilirler. Bununla birlikte 8. maddeden farklı olarak 9. madde, kişilik hakları ihlâl edilen bireylere bir hukuki çözüm olarak “erişimin engellenmesini talep hakkı” sağlamamaktadır. 9. madde içinde “erişim engelleme kararı”na lafzen hiç rastlanmamaktadır ve bu da kanunu hazırlayanlar ve TBMM’nin bir hukuki çözüm yolu olarak “erişim engelleme kararları”nı kesinlikle 9. madde kapsamı dışında bıraktığını göstermektedir. Böylece mahkemeler de kişilik haklarının ihlâl edildiği durumlarda erişimi engellemek yerine yalnızca hak ihlâl eden içeriğin yayından çıkarılmasına karar verebilecektir. Bu madde göz önünde bulundurulduğunda Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararı hukuka aykırıdır. Eğer Türk Telekom avukatları 9. Madde gereği uyar ve kaldır yoluna gitselerdi ve yukarıda bahsi geçen siteler uyarılsalardı o zaman içerik veya yer sağlayıcılar, yayından çıkarılması gereken içerik ile ilgili talebin kendilerine ulaştığı tarihten itibaren 48 saat içinde gereğini yerine getirmek zorunda kalacaklardı. Site sorumluları o aşamada bahsi geçen içeriğin hakaret içerdiğine hükmederler ise o zaman şikayet edilen içeriği yayından çıkarmak durumunda kalacaklardı. Aksi halde yayına devam edecekler ve bu süre içinde talep yerine getirilmez ya da red edilirse haklarının ihlâl edildiğini iddia eden kişi 15 gün içinde kendi ikametgâhının bulunduğu yerdeki Sulh ceza mahkemesinden içeriğin yayından çıkarılmasına ve 9. maddenin 1. fıkrasına dayanarak cevap hakkını kullanmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza yargıcı bu talebi üç gün içinde duruşma yapmaksızın karara bağlayacaktır. Sulh ceza yargıcının kararına karşı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir. Sulh ceza mahkemesi davacı lehine karar verirse, içerik veya yer sağlayıcılar, kendilerine tebliğinden itibaren iki gün içinde, kararın gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Bunun aksi yönde hareket cezai kovuşturma ile sonuçlanacak ve içerik veya yer sağlayıcı olarak çalışan kişiler 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaklardır. İçerik veya yer sağlayıcının tüzel kişi olması halinde, bu fıkra hükmü yayın sorumlusu hakkında uygulanacaktır. Gerek Türk Telekom’un mahkemeye verdiği dilekçe de gerek mahkeme kararında 5651 numaralı kanunun adı bile geçmiyor. Hem Türk Telekom hem de mahkeme bu kanun ve 9. madde yokmuş gibi hareket ediyor. Bu kanun ve bu maddenin varlığı Türk Telekom’un işine gelmemiş olabilir ama mahkemenin atlamaması gereken bir durum bu. Bu madde varken bir hukuk mahkemesi nasıl erişim engelleme kararı verebiliyor? Her halükarda bu erişim engelleme kararı hukuka aykırı ve tamamen sansür amaçlıdır. Internet kullanıcılarının Türk Telekom’un ücretlendirme politikasını sert dille protesto etmeleri erişim engelleme ve sansür yoluyla ENGELLENEMEZ.”

Avukat Gökhan Ahi ve Yaman Akdeniz, bu hukuk dışı kararla ilgili yasal girişimlerde bulunacaklarını belirttiler. Girişimleri önemli. Böylece hakaret iddiasıyla yapılan bu erişim engellemelerin önü bir nebze kesilmiş olur, bir hukuki teamül oluşur. Bu engellemelerde gördüğümüz önemli bir husus da, aslında hakaret olarak görülemeyecek, ancak sert bir eleştiri olarak konumlanabilecek bir siyasal söylemin sansüre uğraması. Böylece bir eşik daha aşılmış oldu.

Ulaştırma Bakanlığı, “bilgi ve iletişim teknolojileriyle ilgili herşey benden sorulur” saplantısıyla “Ulaştırma ve Bilişim Bakanlığı’na dönüşme hayalleri kurarken, asıl görevi telekomünikasyon sektörünün tam serbestleşmesi olan Telekomünikasyon Kurumu’nun bağımsızlığını sakatlayıp bu süreci de baltalamış oldu, Bu nedenle fiili tekeli hala sürebilen Türk Telekom’un karşı karşıya kaldığı bu sert eleştiride Bakanlığın da ciddi bir payı var. 5651 sayılı internet sansür yasası onlardan soruluyor. Şimdilerde Adalet Bakanlığı’nı da by-pass edip “Bilişim Suçları Yasası” çıkarmaya çalışıyorlar. Bu son olayda kendi hukuklarına da uymadıklarını gördük! Sansür o kadar absürdleşti ki, faaliyetine son veren Geocities bile hala sansürlenmeye devam ediliyor!

Bilgi Teknolojileri Kurumu’na dönüşen TK, TİB eliyle sansür kurulu gibi çalışmaktan fıırsat bulup serbestleşme yolunda yapması gereken görevleri yerine getirebilseydi, Türk Telekom kurumsal iletişimine önem veren bir şirket gibi davranabilecekti. Bir şirketin bu tür hukuk dışı engelleme kararları aldırması kurumsal iletişim açısından bir intihar sayılır. Çünkü, pek de kimsenin duymadığı bu eleştiri kampanyası engelleme kararları sayesinde tüm ülkeye ve dünyaya mal oldu! Şimdi ise özel bir şirket olmasına rağmen devlet malı bir tekel gibi davranıyor. Yani zaten rekabetten korkmadığı için, hem dünyanın en pahalı internetini satıyor, hem de sağa sola gözdağı veriyor.

Teşekkürler Ulaştırma Bakanlığı! Teşekkürler Bilgi Teknolojileri Kurumu! Teşekkürler Türk Telekom! Ne “adalet” ama!

20.09.2009

Myspace, Lastfm, sansür, kültür ve "bir avuç insan"...

Yakında tehdit "sanal" olmaktan çıkacak, kapınıza dayanacak. Evinize, özel hayatınıza, sevdiklerinizin hayatına müdahele edilecek. Bakalım o zaman ne yapacaksınız?

19 Eylül 2009 Cumartesi günü Myspace ve Lastfm sitelerine erişim engellendi. Türkiye'nin internet sansürü tarihine yeni bir utanç sayfası daha eklendi. Bu iki site büyük paylaşım ortamları ve bu özellikleriyle birer topluluk platformu. Dolaysıyla bu engelleme, wordpress, Google Sites, Blogger ve Youtube ayarında bir adım. Nitekim engellemelerin yabancı medyada önemli bir yer bulması da bunu gösteriyor.

Kararın çok önce alınmış olmasına rağmen engellemenin bayram arifesinde yapılması da dikkat çekiciydi. Böylece bayram sonuna kadar sitelerin kapalı kalması sağlanmış oldu. Her zamanki gibi engellme gerekçesini bilmiyoruz, ama tahmin ediyoruz. Sitelerin yayın odağı müzik olduğuna göre işin içinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) ve MÜYAP var demektir. Arada, Youtube örneğinde olduğu gibi, siteleri Türkiye'de lisans almaya zorlayıp vergi koparmak da düşünülmüş olabilir. Sırada engellenmeyi bekleyen Facebook, Fizy, Friendfeed vb diğer platformlara gözdağı da verilmiş olabilir. Yani bir taşla kuş katliamı.

Yakın zamanda basında FSEK'in yeni maddelerle "zenginleştirileceği" haberleri çıkmıştı. Bu haberlere göre site engellemenin bir kaç adım ötesine geçip IP temelli izleme sistemleriyle kullanıcıların gözetim altına alınacak ve ciddi cezalarla karşılaşacak. Öngörülen cezalar internet erişimin kesilmesinden hapis ve büyük meblağlarda para cezalarına kadar gidiyor. Böylece otorite vites değiştirmiş ve sansürden (içerik engelleme) ve ifade özgürlüğünün gaspından (yayın durdurma), iletişim özgürlüğünün (erişim kısıtlaması, tecrit vb.) ve özel hayat (mahremiyet) hakkının ihlaline adım atmış oluyor.

Fransa'da geçtiğimiz günlerde oylanan ve Anayasa Mahkemesinin kararını bekleyen HADOPI 2 yasası, benzer içeriğiyle başka bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de olacakları haber veriyordu. İktidarların interneti denetim alma çabaları haksız meşruiyet temellerini çocuk pornografisi, terörizm ve telif hakları alanında arıyor. HADOPI'den apartılacağı belli olan yeni FSEK de bu durumun bizdeki tezahürlerinden biri. Yeni yönetmeliklerle güçlendirilen 5651 kod adlı internet sansür yasası ve Ulaştırma Bakanı'nın haber verdiği yeni bilişim suçları yasası da diğer göstergeler (Bu arada "böyle bir yasayı normalde Başbakanın, Adalet Bakanı'nın veya İçişleri Bakanı'nın açıklaması gerekir. Ulaştırma Bakanı'na ne oluyor?" sorusunu soranlar için bu yazının sonundaki adresler aydınlatıcı olabilir).

Bu son iki site kapatmasında protestonun boyutu birazcık daha büyüktü. Ama alıştığımız atalet de olduğu yerde duruyordu. Hatta öyle bir olay var ki, sansürün, nasıl insanların zihinlerine ekilen atalet tohumlarından beslendiğini, insanları nasıl tek kişilik gettolarına kapatıp dışarda hüküm sürebildiğini ibret verici bir şekilde gösteriyordu. Friendfeed ortamında bazı kullanıcıların Myspace ve Lastfm engellemeleri hakkında farkındalık yaratmak için çeşitli girdilerin altına yorum halinde bir haber metni girmelerini bir kaç kişi "spam" diye "Friendfeed yönenetimine ispiyonladı! Yönetimden birileri de bunun sadece "öyle göründüğünü" ama amacın spam olmadığını düşündüklerini söyledi. Elbette herkesin internetin şu kısacık tarihinde yaratılmış olağanüstü kültürden pay almaları beklenemez...

Hep tekrarladığım bir sözü vardır Bruce Sterling'in: "Nerede iletişim varsa orda topluluk da vardır. Çünkü iletişimde bulunmak (commun-icate) ve topluluk (commun-ity) aynı şeydir." Ancak ortak bir şeyleri paylaşanlar iletişimde bulunabilir ve bir topluluk oluşturabilir.

İnternet yapısı gereği topluluk-lar oluşturur. Bu özellik, "netdaş" (netizen) kavramını ortaya çıkarmıştır. İnternet vatandaşları gerçek bir topluluğun parçası olduklarının bilinciyle topluluk haklarını korurlar ve bu eylemi "vatandaşlık bilinci"nin gereği olarak görürler.

Friendfeed'de Türkçe konuşan toplulukta yaşanan bu "kaza", bir çok şeyin, ama öncelikle vahim bir "kültürsüzlüğün" göstergesi. Çünkü vatandaşlık bir kültür bilincidir.

Türkiye'de internet dünyayla eşzamanlı olarak gelişti, ama kültürü yeterince gelişemedi. Nedense teknolojik gelişmeleri alıp onları yaratan kültürden "korunmakla" övünen bir toplumuz. Neredeyse internet tarihi kadar eski bir internet sansürü tarihine sahip olmamız ayıbını da bu kültür kaçkınlığına veriyorum. Çin'de, İran'da yaşanan protesto dalgalarınn onda biri bile yaşanmadı Türkiye'de! Hep bir avuç insan, kısa sürede unutulan, sahip çıkılmayan rüzgarlar yarattı. Her sansür haberinde küfreden, o sırada kime kızıyorsa ona verip veriştirip, hükümeti, medyayı, onu bunu suçlayıp, sonra DNS ayarlarıyla oynayan iki kuşak gördü bu ülke!

Çok yakın bir gelecekte sadece sansürlenen site sayısını değil, iletişim özgürlüğü gaspedilen, özel hayatlarına tecavüz edilen, ağır para cezalarıyla yaşama hakları ellerinden alınan, hatta hapsedilen, tanıdığımız, bildiğimiz, "gerçek" insanları konuşuyor olacağız. O zaman internetinizin ayarlarıyla oynayıp, "bana ne kardeşim ben her yere giriyorum, akıllı olun siz de girin" diyemeyeceksiniz....

Yakında tehdit "sanal" olmaktan çıkacak, kapınıza dayanacak. Evinize, özel hayatınıza, sevdiklerinizin hayatına müdahele edilecek. Bakalım o zaman ne yapacaksınız?

O, keyfinizi kaçırıyor, eğlencenizi bozuyor diye sinir olduğunuz, ilgi çekmekle suçladığınız, dalga geçtiğiniz, hak verip sırtını sıvazlayıp sonra sırtınızı döndüğünüz, bir heyecanla elinden tuttuğunuz, sonra hayat gailesine kapılıp elinizi çekiverdiğiniz, unuttuğunuz... o "bir avuç insan" var ya?

Hakkınıza, hukukunuza, özgürlüğünüze kastedildiğinde, işte o insanlar yanınızda olacak....


Aydınlanma:
"Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!
"Fransa, telifli içerik indirene ceza getiren HADOPI2 Yasası’nı kabul etti. Türkiye bu akımdan etkilenir mi?"

12.09.2009

Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!

Bu yazı bilinçli olarak akademik bir format kullanmıyor. Türkiye’nin internetle yaşadığı serüvenin nerdeyse tamamını, ilgili sivil toplum kuruluşlarında ve bilişiim hukuku odaklı profesyonel örgütlenmelerde çalışarak, şura, konferans, zirve, çalışma grubu gibi platformlara katkıda bulunarak geçirdim. Türkiye’de internet sansürünün gelişimini konu alan bu yazı tamamen kişisel tecrübelerimin kısa bir özeti niteliğini taşıyor. Bir işlevi var: İnternet sansürünün nerden gelip nereye gittiğini tam olarak bilmeyen yeni kuşaklara bir kısa tarih sunmayı amaçlıyor. Bu tarihi doğrulayacak belgeler internette mevcut ve kamusal bilgi sınıfına giriyor.
Yazının ikinci işlevi ise, internet ile ilgili düzenlemeleri yakından izleyen biri ve ilgili konularda politika ve strateji geliştirilen platformların katılımcısı olarak, Türkiye’de sansür ve denetim mekanizmasının mümkün geleceği konusundaki öngörülerimi aktarmak. Yazının bu tarafı tamamen kendi kişisel düşüncelerimden oluşuyor. Umarım yanılırım.

Türkiye’de internet kullanımı, uluslararası gelişimiyle neredeyse eşzamanlı olarak, 1990’lı yılların ikinci yarısında yaygınlaştı. 2001 yılına gelinceye kadar interneti düzenlemek için herhangi bir özel hukuki girişim görmedik. O döneme kadar tek tük müdahalelere örnek olarak, eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. Maddesinin 1. fıkrası uygulanarak mahkumiyetle sonuçlanmış iki dava verilebilir: Emre Ersöz ve Coşkun Ak davaları... Her iki dava da kurumları “tahkir ve tezyif etmek” suçlamasıyla açılmıştı. (Daha sonra 159. Madde yeni TCK’ndaki ünlü 301. Maddeye dönüştü.)

İnternet ile ilgili, sansüre de yola açan ilk cezai düzenleme DSP-MHP-ANAP koalisyonundan geldi. Sene 2001 idi. Basın Yayın Yasası'na interneti de dahil edip her yayının bir kopyasının valiliğe ve basın savcılığına gönderilmesini şart koşan, yeni suçlar yaratan bir kanun tasarısıydı bu (Radyo veTelevizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, T.B.M.M. (S. Sayısı : 682), Dönem: 21 Yasama Yılı: 3).

Bu bir sansür yasası değildi. Çok daha ağır cezai yaptırımlar getiriyordu. İnterneti sadece medyaya indirgeyen bir yaklaşıma sahipti. Örneğin her internet yayınının künyesi ve sorumlusu olmasını istiyorlar ve TCK'nın ilgili yasalarını işleterek ciddi hapis cezaları öngörüyorlardı. 2001-2002 dönemi böyle geçti. Ciddi bir muhalefet yapıldı, Baroları arkamıza aldık, Bilişim STK'ları çok daha aktifti. 1. Bilişim Şurası bu sıralarda toplandı. Kamuoyunu yanımıza çekmeyi bir şekilde başardık. Yasa Cumhurbaşkanı'ndan döndü. Aynı yasayı biraz değiştirip 4676. Sayılı Kanun olarak tekrar Meclis’ten geçirdiler. Yayının basılı kopyasını sunmak komedisi kalktı, ama hakaret, yalan beyan “ve benzeri eylemler” suçlamaları baki kaldı. Yasa, özellikle milletvekillerine yönelik eleştirileri engellemek, meclis dışı siyasal muhalefeti etkisizleştirmek amacını taşıdığı gerekçesiyle yoğun bir biçimde eleştirildi. Yasa tekrar önüne geldiği için Cumhurbaşkanı onaylamak durumunda kaldı ve yasa geçti.

Bu arada TCK'daki bilişim suçları ve internetle ilgili sorunlu maddeler de DSP-MHP-ANAP koalisyonunun eseridir. Bu aynı hükümet, Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı Bilgi Güvenliği Yasasını da çıkarmaya çalıştı. Ama yasa geri çekildi. Çokuluslu şirketler ciddi karşı lobi yaptı, çünkü kantarın topuzu kaçmış, şirket gizliliği diye bir şey kalmamıştı. Her türlü bilgi devlet malı haline geliyordu. Şirketleri kollasalardı, kişisel mahremiyeti tümüyle hiçe sayan bu yasa da sorunsuz bir şekilde geçerdi. Yani küresel kapitalizmin de yararları oluyor!
Medeni Kanun'da yer alan hakaretle ilgili maddelerin internete uygulanması da bu hükümet döneminde başladı. Şimdi Adnan Oktar o dönemde yerleşmiş hukuki tenayülleri kullanarak sitelere erişimi engelletebiliyor.

Bilişim hukukunun tartışılmaya başlandığı 2000 yılından 2002’nin sonuna kadar, DSP-MHP-ANAP koalisyonu internet ve bilişimle ilgili tek bir olumlu düzenleme yapmadı, sadece olumsuz düzenlemeler geliştirdi. Meraklısı 1. Bilişim Şurası'nın Hukuk Raporunu okusun. Hala internette. (http://bilisimsurasi.org.tr/cg/rapor/hukuk.zip) (2. Bilişim Şurası Raporu, nedendir bilinmez, yayından kaldırılmış. Taslak raporu şuraya yerleştirdim: http://www.scribd.com/doc/17017490/2-Bilisim-Surasi-Taslak-Raporu)

Sonra kriz patladı, hükümet düştü. Ak Parti dönemi başladı. İlk hükümet dönemi, bazı güzel hayallerle geçti. İvme kazanan Avrupa Birliği uyum sürecinin de bir gereği olarak, STK'larla çalışacağız dediler, bazı olumlu düzenlemelerle ilgili olarak görüşlerimize başvurdular. Bilgi ve iletişim teknolojilerinini bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi hedeflerinin koordinasyonu için e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nu kurdular, STK'ların da en azından “izleyici” olarak katılmasına izin verdiler. Sadece olumlu düzenlemeler yapacağız dediler. Yıllardır çıkması için uğraştığımız, bir önceki hükümetin yüzüne bile bakmadığı e-imza yasasını geçirdiler mesela. Sonradan kadük hale gelse de, Bilgi Edinme Yasası o dönemde geçti (yasayı kadük hale getiren bürokrasi ve kolluk kuvvetleridir, yasayı istisnalarla delik deşik edip, rövanşını “Devlet Sırrı” kavramıyla aldılar).

Herkes internet sansürünü 2007’den başlatma eğilimindedir. Oysa 2001-2006 yılları internet sansürünün yükseliş dönemidir. 2000 ile 2007 yılları arasında, sanıldığının aksine, bir çok site engelleme olayı yaşanmıştır. Nedense bunlar pek göze batmadı. Başta Türk Ceza Kanunu’nun ilgili madeleri olmak üzere, Medeni Kanun, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gibi düzenlemelerin hükümlerine dayanarak, yetkili mahkemeler tarafından verilen pek çok erişim engelleme kararı, doğrudan internet servis sağlayıcıları tarafından uygulandı. (Bunların en ünlüsü subay.net sitesidir.) Bu engelleme kararlarının büyük kısmı, devleti ve kurumlarını aşağılama gerekçesiyle verildi. 2005’te MÜYAP’ın FSEK yoluyla “yetkili kurum” statüsü kazanmasıyla engellemelerin sayısı bir anda arttı. 2005-2007 arasında 1500’den fazla site sadece MÜYAP girişimiyle engellendi.

Sonra Ak Parti’nin ikinci dönemine girdik. Ortam sertleşmeye ve AB süreci tavsamaya başladı. 2006 sonu ve 2007 başı, etkili bir medya operasyonuyla, önce satanizm, sonra da çocuk pornografisi bahanesiyle internetin “halk düşmanı” ilan edildiği dönem oldu. Gençler ve çocuklar internetten korunmalıydı, yoksa ya satanist olup intihar edecekler, ya da çocuk tacizcilerinin eline düşeceklerdi Böyle bir hava estirildi. Önce Adalet Bakanlığı 2006 Haziran’ında bir taslak hazırlamaya başladı. Taslak bir ceza hukuku metniydi ve bilişimle ilgili tüm suçları bir torbaya atıp tüm cezaları da ½ oranında artırmayı amaçlıyor, hatta yeni suçlar yaratıyordu. Taslak sansür değil kıyım yasasıydı. Sessizce ortadan kayboldu.
Bir başka taslak daha hazırlanmaya başlandığı duyuldu. Bu kez taslak metin içerik suçlarını düzenleyecek, bunu için de AB Siber Suçlar Konvansiyonu’na uygun olarak iki temel suçu ele alacaktı: Çocuk pornografisi ve ırkçılık... İnternet ve bilişim hukuku ile ilgili sivil çevreler olarak, bizler bu taslağa destek vermeye karar verdik. Bu konuda çeşitli görüşler üretip Adalet Bakanlığı’na sunduk.

Ancak bu sırada Ulaştırma Bakanlığı'nın internet operasyonunun başladığını bilmiyorduk. İnterneti ve giderek tüm bilgi ve iletişim teknolojilerini Ulaştırma Bakanlığı’na bağlama operasyonu....

Konuyla yeterince ilgil olmayan diğer bakanlıklar ve bu arada Adalet Bakanlığı devre dışı bırakıldı ve çocuk pornografisi taslağının yerine yerine 5651 kod adlı internet sansür yasasını geçiriverdiler! Bizim üzerinde çalıştığımız taslak da diğer bilişim suçları kanun taslağı gibi gizemli bir şekilde ortadan kayboluverdi...

5651 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” Meclis’ten hızla geçti. CHP Milletvekili Osman Coşkunoğlu dışında bu yasaya muhalefet eden tek bir milletvekili bile olmadı. Hatta muhalefet partileri “Torba Yasa”nın içini daha da doldurmak için uğraştı. Atatürk’e hakaret de bu arada muhalefet milletvekillerinin önerisiyle torbaya girdi, ama neyse ki “laikliğe ters davranış” gibi ekstra öneriler devre dışı kaldı! Yasa Cumhurbaşkanı’na gönderildi. 2002'de RTÜK yasasını hak ve özgürlükleri kısıtlıyor diye geri çeviren Cumhurbaşkanı Sezer, 2007'de 5651'i şak diye onayladı... (İktidar erozyonuyla gelişen “devlet refleksi” olsa gerek...)

Yasa çıktıktan sonra, interneti hedef alan dezenformasyon kampanyasının birdenbire dindiğini gördük. Satanistler ortadan kayboldu. Çocuk pornografisi suçlamasıyla tutuklananların çoğu salıverildi (çünkü “yakalanan” materyalin çocuk pornografisi değil yasal porno olduğu anlaşıldı). Ama bu bilgi toplum hafızasında hiç yer tutmadı (Ben bu durumu, ilk körfez savaşı sırasında tüm medyanın kullandığı petrole bulanmış zavallı karabatak kuşunun, aslında Fransa açıklarındaki tanker kazasının kurbanı olduğu anlaşıldığında, bu dezenformasyon ortaya çıktığında, hiç bir tepkinin doğmamış olmasına benzetirim).

5651’in ne demek olduğunu anlatmayacağım. Yakın tarihin bu bölümünü herkes yeterince biliyor: 3000’den fazla sansürlenen site, yönetmeliklerle giderek ağırlaştırılan ve sansüre denetimi, izlemeyi, dinlemeyi de ekleyerek bireysel hak ve özgürlükleri ihlal eden bir mekanizma... Oto-sansürün yaygınlaşması, kurum ve kuruluşların, üniversitelerin, belediyelerin keyfince uyguladığı filtreleme ve denetim sitemleri... Böylece Türkiye internet sansürcüsü ülkeler ligindeki yerini almış oldu...

Peki, Ulaştırma Bakanlığı’nın internet operasyonu nasıl yürüdü? Önce E-Dönüşüm İcra Kurulu'nu kadük hale getirdiler. Bu kurul, kısmi bir yönetişim ve katılım sistemiyle bilgi ve iletişim teknolojileri hakkındaki politika, strateji ve eylem planlarının üretilmesinden sorumluydu. İçinde dört bakan, bir başbakan yardımcısı, meslek örgütleri, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve STK’lar bulunuyordu. Gerçi sivil katılım izleme ile sınırlıydı, ama bu bile birşeydi. Kurul’un başında o zamanki Devlet Bakanı Abdüllatif Şener vardı. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) de kendisine bağlıydı. DPT kurulun sekreteryasını yürütüyordu. DPT, bir planlama teşkilatı olarak odağını e-devlete çevirdi ve STK katılımcısı bizlerin tüm uyarılarına rağmen “bilgi toplumu” ve “bilgi ekonomisi” gibi çok daha geniş hedeflerle ilgili herhangi bir yaklaşım geliştirilmedi. Bu boşluk da Ulaştırma Bakanlığı tarafından gayet iyi bir şekilde değerlendirildi.
2006 yılında “Bilgi Toplumu Stratejisi” ve ekli Eylem Planı ortaya çıktığında, ana odağın mekanik e-devlet çalışmalarından ibaret olduğunu ve internet ile ilgili tasarruf yetkisinin Ulaştırma Bakanlığı’na havale edildiğini gördük. Onlar da beklendiği gibi, merkeziyetçi paradigmayı aynen internete uygulamaya koyuldular.

Normalde Telekom sektöründe serbestleşmenin sağlıklı yürümesi için icat edilen ve bağımsız olması gereken Telekomünikasyon Kurumu'nu (TK) kendilerine bağlayıp, sonra da Elektronik Haberleşma Kanunu (EHK) kapsamında adını değiştirip (Bilgi Teknolojileri Kurumu - BTK) bu mekanizmanın çekirdeği haline getirdiler. TK daha önce de işlevini tam olarak yerine getiremiyordu (Telekom sektöründe fiili tekel hala devam ettiğine göre serbestleşmeden söz etmek ironik olur!), Koalisyon döneminde MHP'nin kadrolaşma odağı haline gelmişti ve böyle devletçi temayüllere hep teşneydi. Ak Parti, EHK kapsamında kurumun adını, işlevini değiştirip TK’yı MHP kadrolarından temizledi ve kendi kadrolarıyla bilgi ve iletişim teknolojileri ve internet düzenleme, denetleme ve yönetim kurumuna dönüştürdü.

2007 sonunda ortam gerilip Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldıktan sonra, kabine değişikliği oldu. Abdüllatif Şener gitti, yerine Nazım Ekren geldi. Sonra o da gitti derken, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu tamamen etkisizleşti. Bütün bu süreçte Kurul’a vekaleten başkanlık eden kişi Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım idi...

Bu operasyon sürerken, yasalar çıkarken, muhalefet, yani ne CHP ne de MHP gıkını çıkarmadığı gibi sonuna kadar da destek verdi. Nitekim 5651'in böyle torba bir yasa haline gelmesi, Atatürk meselesinin işin içine sokulması bu iki partinin eseridir.

Yani demem odur ki, ne zaman internet rüştünü ispatladı, ordu, emniyet, istihbarat ve bürokratik elitler bastırmaya başladı, bu işe el atın, diye. 2001-2005 döneminde gördüğümüz olumsuz düzenleme örnekleri bu baskının bir sonucudur. Siyasilerin de canına minnet. İnternet gibi dinamik, ele avuca gelmez bir ortamı başıboş bırakmaya gönülleri razı olmadı! Ak Parti'nin ilk döneminde havanın biraz değişip sansür ve denetim mekanizmasının yeraltı nehri gibi akması, yapılan tek tük olumlu düzenlemeler, sadece AB sürecinin dinamizmi yüzündendir. (O dönemde ciddi bir baskıcı girişim olmadığı için toplumsal tekpi de yoktu. Siteler sessizce, dağıtık mahkeme kararlarıyla ve ISS’ler eliyle engelleniyordu.)

Kısacası bu konunun siyasi partilerle değil, Türkiye'deki bürokratik devlet mekanizması ve onun merkeziyetçi yönetsel modeliyle ilgisi var. İktidara kim gelirse gelsin, kamu yönetim reformu yapılıp bu mekanizma dönüştürülmeden, birey hak ve özgürlüklerine saygılı bir demokratik hukuk devleti kurulmadan, daha ne sansür, ne izleme, ne denetlemeler göreceğiz! Elbette, bir de AB uyum sürecini vargücümüzle desteklememiz gerekiyor! Çünkü hak ihlallerinin önündeki en büyük engel bu süreç...

Şimdi de gelelim bu işin nasıl devam edeceğine ilişkin öngörülerime...

Şu habere bir bakın: "Ulaştırma Bakanlığı, 27 Eylül – 1 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da 10. Ulaştırma Şurası’nı gerçekleştirecek. Ulaştırma Şurası öncesi gerçekleştirilen İletişim Altyapı Çalıştayı sonucunda hazırlanan raporda “Türkiye’nin 2023 Bilişim Hedefleri”ne ilişkin 105 ana hedef belirlendi."

Bu Şura’da internetle ve BİT ile ilgili önemli hedefler konuşulacak. Bu tür platfomlardaçok bulunduğumdan, hele de 2023 gibi herkesin bayıldığı sembolik bir tarih hedeflenmişken, neler konuşulacağını gayet iyi tahmin ediyorum. Ama bu kez işin arka planında farklı dinamikler de olabilir. Bu Şura o kadar kapsamlı ki, şimdiye kadar farklı bakanlık ve kamu birimlerine adreslenen bir sürü konu, nedense gelip Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanıyor. Adı “Ulaştırma Şurası” olan bir platformda bu bilişim hedeflerinin konuşulması yeretince ironik değilmiş gibi!
Bence bu toplantı Ulaştırma Bakanlığını'nın internet ve tüm bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü ile ilgili planlarını taçlandıracak. Bu tür konular eskiden e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun gündemiydi. Ulaştırma Bakanlığı bu kurulun kadük kalmasıyla birlikte mevzileri birer birer ele geçirmeye başladı.

Ama hatırlayalım, bu operasyon daha önce başladı... Taa 2006'da... Ulaştırma Bakanlığı önce Adalet Bakanlığı'nı by-pass edip 5651 çıkarıp TK'yı işin içine sokup interneti kendine bağladı. Sonra TK'yı BTK yapıp tüm BİT sektörünü benden sorulur dedi. Bu arada 5651 kapsamında oluşturulan bir kurul olan İnternet Kurulu'nu da bünyelerinde kurup, STK'ları içine alıp bir tampon mekanizması oluşturdular. Böylece Bilişim STK'larını etkisiz hale getirdiler.
Operasyonun bir sonraki adımı bakanlığın adını değiştirip Bilgi Teknolojileri ve Ulaştırma Bakanlığı yapmak...

Bu arada, Başbakanlık bünyesindeki e-Devlet Danışma Kurulu bir yasa taslağı hazırladı (E-devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Taslağı). Bu taslağa göre bir kurul oluşturulacak ve e-devletle ilgili konular onlardan sorulacak. Buradaki niyet, kadük olan e-Dönüşüm İcra Kurulu yerine Başbakanlık bünyesinde yeni bir kurumsal yapı oluşturmak. Burada bir işbölümü ortaya çıkıyor...

Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir. Bunu yapabilir, çünkü Başbakan e-devlet konusunu umursamakla birlikte, geri kalan konularla Ulaştırma Bakanı’nın ilgilenmesinden memnun olacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Başbakanlık'taki danışma kurulunun işi zor (bu arada hazırladıkları yasa tasarısı tamamen merkeziyetçi ve başarısız olmuş eski yapının zaaflarını şiddetlendirerek yansılayacak gibi görünüyor. Bkz. "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı": Yönetişim fobisi, Özgür Uçkan)

Sansürün geleceğinde, üç vadeye kadar, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın devreye girmesi ve HADOPI-OPPSI yasalarından “esinlenilen” yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu görüyorum! Bu konuda Ulaştırma Bakanlığı da destek olur, çünkü yeni yasaya göre izleme-denetleme işini BTK bünyesindeki TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) yapacak. Bu da TİB'e iyi bir bütçe aktarımı ile IP bazlı izleme için yeni bir sistemin kurulmasıyla mümkün olacağına göre! Al gülüm ver gülüm..

Bütün bunların üstüne Genelkurmay Başkanlığı, çekmecesindeki Ulusal Bilgi Güvenliği Yasa Tasarısı'nı çıkarırsa, olay taçlanır o zaman.

Hala kişisel verilerimizin hukuki korunma altında olmadığını, bu konudaki yasa tasarısının yıllardır Meclis’e gelip gelip geri döndüğünü, kolluk kuvvetlerinin istisna talepleriyle delik deşik olmuş bir şekilde çıkarsa da kadük olacağını düşünürsek (Bkz. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun devlet sırlarıyla kadük hale gelmesi...), işimiz zor...

Yani, sansür mekanizması, dinleme, izleme, denetleme mekanizmalarıyla birleşerek büyüyecek, anayasal hakkımız olan düşünce ve ifade özgürlüğümüzün yanı sıra iletişim özgürlüğümüz ve bireysel mahremiyet hakkımız da ihlal edilecek demektir.

Daha önce söyledim. Ama tekrarlamam gerek: Bu mekanizma siyasi partilerin eseri değil. Bu, merkeziyetçi, hantal, atıl ve eski paradigmaya bağlı yönetsel modelin ve onun ürünü olan bürokratik sistemin eseri...

İktidar, zannettiğiniz gibi hükümetten değil, bu devasa sistemden oluşuyor. Kimin hükümet olduğu değil önemli olan, sistemin özü önemli. O yüzden bu kısa tarihte de bir “devamlılık” görüyorsunuz.

İktidarlar her yerde “düzenleme”den denetlemeyi, izlemeyi ve yönetmeyi anlarlar. Demokrasi bu anlayışın birey lehine denetlenmesi ve kısıtlanmasıdır. Hukuk devleti budur: hukukun bireyi devletten koruduğu, bu amaçla devleti denetlediği, açık, şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir sistem...

Bu yazıda sergilediğim gelecek öngörüsü, tecrübelerime dayanarak edindiğim, “distopik” bir bakış... Yani, bu kısa geçmişte olup bitenleri alıp mantıksal sonuçlarına doğru izlediğimde böyle bir gelecek tasarımı elde ediyorum. Umarım yanılıyorumdur.

Ama şuna da inanıyorum: Eğer yanılırsam, beni yanıltacak olan “onlar” değil, sizler, "net vatandaşları", netdaşlar olacaksınız!

25.11.2008

Internet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır kitabi yayımlandı

Cyber-Rights.Org.TR » Internet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır

Dr. Yaman AKDENİZ & Dr. Kerem ALTIPARMAK

Bu Çalışma İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) ‘İfade Özgürlüğü Programı’nın katkılarıyla 25 Kasım 2008 tarihinde http://privacy.cyber-rights.org.tr/ adresinde yayımlanmıştır.

sansurkapakTUR.jpg


Yönetici Özeti
Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak tarafından yazılan İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme başlıklı kitapta Türkiye’de İnternet’teki içeriğin yasal düzenlenmesi ve sansür konularında bir durum değerlendirilmesi yapılmıştır. Çalışmada, İnternet’teki içeriğin yasal düzenlenmesi konusundaki diğer girişimlerin yanısıra yeni çıkarılan ve kısaca ‘5651 Sayılı Kanun’ diye anılan ‘İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’ ve onunla ilintili düzenlemeler de eleştirel açıdan değerlendirilmiştir. Kitap, mevcut düzenleme sistemlerinin nasıl işlediğini ve ağırlıklı olarak Türk yargısının yetki alanı dışında bulunan web sitelerine erişimin mahkeme ve idari erişim engelleme kararlarıyla nasıl engellendiğini örnekler vererek incelemiştir. Bu incelemede 5651 Sayılı Kanun’un uygulanmasıyla ilintili olduğu ölçüde ‘Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (‘TİB’) ve onun yasadışı etkinlikleri izleyen ‘İnternet Bilgi İhbar Merkezi’nin kuruluş ve işleyişi de değerlendirilmiştir. Çalışmada bu yeni düzenlemenin kapsamı dışında kalan erişim engelleme kararları da ele alınmıştır.

Kitabın Birinci Bölümünde 5651 Sayılı Kanun’dan önceki sansür uygulamaları, 5651 Sayılı Kanun’un gelişimi ve yürürlüğe girmesi, onun uygulamaları ve eleştirel değerlendirmesi dâhil olmak üzere, Türkiye’de İnternet içerik düzenlemelerinin tarihçesi ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Birinci bölüm, ayrıca Türkiye’deki web sitesi engelleme ve kapatmalarının temel gerekçelerini özetleyerek değerlendirmesini yapmıştır. İkinci Bölümde, Türkiye’de İnternet yönetimine ilişkin mevzuat ve uygulamanın, AİHS ve Anayasa hukuku açısından değerlendirilmesine yer verilmiştir. Engellemeye ilişkin yargı kararlarının ve idari işlemlerin etkinliği ile filtrelenmiş ve engellenmiş web sitelerine erişim için Türk kullanıcılar tarafından başvurulan ‘boşluklardan yararlanma’ teknolojilerinin kullanılabilirliği ve değerlendirilmesi de bu bölümde yapılmiştır. Kitap, daha sonra, Üçüncü Bölümde Türkiye’yi bu konuda ilgilendiren uluslararası gelişmeleri gözden geçirmiş, İnternet’te içerik düzenlemeleriyle ilgili olarak Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi düzeyindeki gelişmelere de değinmiştir.

Akdeniz ve Altıparmak, kitabın son bölümünde bazı önemli tavsiyeler sunmuştur. Bu bölümde 5651 sayılı Kanun’un kamuoyundan destek görmediğinin altı çizilmiş, ve 5651 sayılı Kanun’un uygulanmasından kaynaklanan sorunlar ve mevcut hukuksal rejim değerlendirilmiştir. Kitapta açıklanan gerekçelerle 5651 Sayılı Kanun’un kaldırılmasının en doğru çözüm olduğu yazarlar tarafından öngörülmüştür. Akdeniz ve Altıparmak, Hükümetin, mevcut politikası yerine çocukları gerçekten zararlı İnternet içeriğinden korumak için yeni bir politika geliştirecek geniş bir kamuoyu yoklaması yaptırması gerektiğini, fakat bu yeni girişimin şeffaflık, açıklık ve çoğulcu bir yöntemle gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Yazarlar Hakkında

Doç. Dr. Yaman Akdeniz Leeds Üniversitesi (İngiltere) Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesidir. Fakülte içinde kurulmuş olan SiberHukuk Araştırma Ünitesi’nin koordinatörlüğünü yapmaktadır ve SiberHukuk LLM (hukuk ‘master’) programından sorumludur. Aynı zamanda Cyber-Rights.Org adlı kar amacı gütmeyen sivil toplum örgütünün kurucusu ve 1997’den beri başkanıdır ve 2003 yılından beri de bilgi edinme hakkı konusunda çalışmalar yapan BilgiEdinmeHakki.Org’un ortak kurucu başkanıdır. ‘İnternette Çocuk Pornografisi ve Hukuk; Ulusal ve Uluslararası Etkiler’ (Internet Child Pornography and the Law: National and International Responses) adlı kitabı Haziran 2008’de Ashgate tarafından yayımlanmıştır. Akdeniz hakkında daha fazla bilgiye http://cyberlaw.org.uk adresinden ulaşabilirsiniz. İletişim için lawya@cyber-rights.org adresini kullanabilirsiniz.

Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesidir. SBF’de lisans ve lisansüstü düzeyde insan hakları ve idare hukuku dersleri veren Altıparmak, Fakülte’nin İnsan Hakları Merkezi’nin de yönetim kurulu üyesidir. Merkez tarafından yürütülmekte olan araştırma ve eğitim programlarından sorumlu olan yazarın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış insan hakları ve silahlı çatışma hukukuna ilişkin çok sayıda çalışması bulunmaktadır. Yazarın çalışma konuları arasında ifade özgürlüğü dışında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, işkence yasağı ve insan hakları kurumsallaşması bulunmaktadır. Çalışmaları için bkz: http://80.251.40.59/politics.ankara.edu.tr/altipar/ İletişim için: kerem.altiparmak@politics.ankara.edu.tr.

Kitap Erişim: İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme PDF formatında http://www.cyber-rights.org.tr; http://cyberlaw.org.uk; http://www.ihop.org.tr/ sitelerinden hem Türkçe hem de İngilizce olarak 25 Kasım 2008 Salı günü yayımlanacaktır. Çalışmanın basılı Kitap olarak da İHOP’tan ve kitapçılardan temin edilmesi mümkün olacaktır.

1. İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme - Siyah/beyaz PDF versiyonu
2. İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır: Türkiye’de İnternet İçerik Düzenlemesi ve Sansüre İlişkin Eleştirel Bir Değerlendirme - Renkli PDF versiyonu
3. For the English versions of the book click here.

27.10.2008

Radikal: Burası Türkiye sansür sürer böyle

Maalesef Türkiye'yi yönetenlerin yaklaşımı bu şekilde ise ya da İnternet'ten bu kadar anlıyorlarsa daha yontulması gereken çok taş var demektir. Zamanla ihtşsaslaşma olucak demek yanlış yapa yapa üç vakte kadar öğreneceğiz demek. Böyle saçmalık olur mu? Hadi 5651 numaralı kanunun tartışmasını bir tarafa bırak, uygulamanın kanunlara uygun olarak yapılması lazım, uygulamadaki yanlışlıklar ve keyfi uygulamalar kabul edilemez.

Adalet Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı özellikle 5651 numaralı kanunla ilgili uygulamadaki yanlışlıkların farkında ama nedense mahkemelerin ve savcıların keyfi uygulamalarına, ve ve bu yanlış uygulamanın ısrarla sürdürülmesine sessiz kalıyorlar.

[Yaman Akdeniz]

Radikal: Burası Türkiye sansür sürer böyle

27/10/2008

Ulaştırma Bakanı Yıldırım'dan kapatılan internet siteleri için yorum: Ben Youtube'm ben Facebook'um bana kimse karışamaz' derlerse böyle bir şeye müsade etmemiz mümkün değil. Bu konuya bakan mahkemeler zamanla ihtisaslaşma sağlayacak.

ANKARA - Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Türkiye’de bilgi iletişim alanında ihtisaslaşmış mahkemelerin bulunmadığını belirterek, 'Zamanla bu konuda da ihtisaslaşma olacak, internet sitelerinin tamamen kapatılması uygulamaları sona erecek' dedi.

Yıldırım, internet sitelerine erişimin engellenmesi konusunda yeni bir düzenleme yapılıp yapılmayacağı yönündeki soruya, internette suç teşkil edecek yayınlar konusunda Ulaştırma Bakanlığının hassasiyetle durduğunu dile getirdi.

Bu konuda daha önce yasal düzenleme bulunmadığını, bunu önlemek için başta Atatürk’e hakaret olmak üzere ağırlıkı olarak sanal ortamda şans oyunları, çocukların ve gençlerin cinsel istismarı gibi konularla sınırlı olmak olmak üzere yasa çıkarıldığını anımsatan Yıldırım, 'Bu yasada sıralanan suçlar, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) da fiziki ortamda da da gerçek ortamda da suç kabul edilen suçlar. Çıkardığımız internet güvenliği ile ilgili yasadaki suçlar halihazırda TCK da suç olarak sayılmış suçlar olup bunlar, sanal ortamda işlenmesi mümkün olan suçları kapsamaktadır. Bunlar 10 maddedir. Bir tek istisnası var; Atatürk’e hakarettir. O ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. O da buna dahil edildi. Youtube’un kapatılmasında Atatürk’e hakaret konusunda Youtube yetkililerinin gerekli hassasiyeti göstermemeleri, bu videoyu kaldırmamakta ısrar etmeleridir. Onun sebebi budur, onu söyleyeyim' diye konuştu.

-AMAÇ YASAK DEĞİL-
Bir gazetecinin 'Youtube’daki video kaldırılmadan site tekrar açılıyor, yine kapanıyor. Böyle açılması mümkün mü?' şeklindeki sorusuna Yıldırım, 'Kaldırılmadan hiçbir şekilde açılmaz. Yasalar çok açık. Hakim kararının öncesinde de zaten onlara sözlü, yazılı uyarıda bulunuyor. Kaldırılsa zaten hakime gitmeye gerek yok. Demek ki o aşamalar geçmiş. Amaç, hiçbir zaman yasak değil, yasak olmamıştır' yanıtını verdi. Yıldırım, yasaları uygulayan ve yorumlayanların yargıçlar olduğunu ifade ederek, yargıçların yasalara göre karar oluşturması gerektiğini söyledi. Bilgi iletişim alanının yeni bir alan olduğunu dile getiren Yıldırım, şöyle devam etti:

'Bilgi iletişim alanında ihtisaslaşmış mahkemelerimiz yoktur. Zamanla bu konuda da ihtisaslaşma olacak. Bu gibi toptancı uygulamalar da sona erecektir. Hangi sitedeki hangi haber, hangi eylem suç ise mücadele onunla sınırlı kalacaktır. Demek ki bu uygulamada yeterli ihtisaslaşmanın olmamasından kaynaklanan bir aksaklıktır. Bunun da zamanla giderileceğini düşünüyoruz. Hakimlerimiz bu tecrübeyi kısa sürede kazanacaktır.'

-İHTİSASLAŞTIRILMIŞ MAHKEMELER ZAMANLA OLACAK-
Yıldırım, 'İhtisaslaştırılmış mahkemeler oluşturulması yönünde çalışmalarınız var mı?' sorusu üzerine, şunları kaydetti:'Zaman içerisinde olacak bir şey bu. Hepimizi için yeni bir alan. Her gün yeni yeni siteler çıkıyor. Bunların öğrenilmesi, bu bilgi toplumuna yönelik detayları bilebilmemiz mümkün değil. Gençler daha çabuk bu işin içine giriyor. Bizim yaştaki insanlar biraz bu alanın dışında kaldılar. Bunun için biraz gayret göstermemiz lazım. O yüzden yargıçların tecrübe kazanması gerekiyor. Ortak kanaat bu. Bazen şöyle bir karar da verilebiliyor. ’Bu sitenin bütün dünyadaki faaliyetini durdurdum’ diyor. Böyle bir şey olamaz. Çünkü bizim ülkemizdeki yasaklar bizim ülkemizde geçerli. Bizim kanunlarımız bizim ülkemiz sınırında geçerlidir. Başka ülkeyi bağlamaz. Başka ülkede bizim ülkemize, kurumumuza, vatandaşımıza karşı suç işlemişse bunun mücadele şekli farklıdır. Uygulamada bu alanının çok iyi bilinmesi, suçun adresinin çok iyi tespit edilmesi esastır. Ama toptancı bir yaklaşım başka mağduriyetleri de beraberinde getirmektedir. Biz bunu asla tabii ki düşünmüyoruz, böyle bir niyetimiz de asla olmadı. Bu, hepimiz için öğrenme süreci, yargı, idare, kullanıcılar için öğrenme sürecidir.'

Yıldırım, internet üzerinde toplumu dejenere etmeye, gençleri ve çocukları zehirlemeye yönelik faaliyetlerle mücadelenin her ülkenin temel görevi olduğunu belirterek, internet alanının yeni olmasından dolayı pek çok ülkenin bu konuda farklı uygulamalara sahip olduğunu kaydetti. Bu alandaki tedbirlerin uluslararası bir şemsiye altında yapılmasını istediklerini ifade eden Yıldırım, 'Ancak Telekomünikasyon Birliği, Uluslararası Denizcilik Örgütü gibi kuralları henüz oluşmamış bir alan. O bakımdan ülkeler kendi kapasiteleriyle, imkanlarıyla bu mücadeleyi yapıyor. Bir kısmı kendi imkanlarıyla, bir kısmının bizim gibi yasaları var, bir kısmı sivil toplum örgütlerine, bir kısmı da doğrudan işletmecilere vermişler. Bizimki de yasa ile sivil toplum kuruluşlarının birlikte çalıştıkları bir karma sistemdir' diye konuştu. Bakan Yıldırım, 'AB’nin Türkiye’nin internet alanındaki düzenlemesini örnek aldığını' bildirdi.

-BU ÜLKENİN KANUNLARINA TABİ OLDUKLARINI BİLMELERİ LAZIM-
Toplumda dejenerasyona ve suçların artmasına neden olan bu alanda suçların yüzde 98’nin yurt dışı kaynaklı olduğunu kaydeden Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:'Yurt içindeki yeri kontrol etmek kolay ama yurt dışındakiler için kanunlarımız başka ülkede geçerli değil. Bu bizim sistemimiz için de geçerli. Bu yabancı menşeli şirketlerin, ISP’lerin iyi anlaması lazım. Eğer burada faaliyet gösteriyorlarsa bu ülkenin kanunlarına tabi olduklarını bilmeleri lazım, buna göre faaliyetlerini sürdürmeleri lazım. Bazıları bu konuda maalesef ’Biz sizin yasalarınıza tabi değiliz, siz bize karışamazsınız’ gibi bir tutum içerisindeler. Bunun bizim açımızdan hiçbir kıymeti yoktur. Tabi olacaklar, burada para kazanıyorsa gidecek vergi dairesine kayıt olacak, gelecek yetki belgesi alacak. Faaliyetini rahatlıkla sürdürebilecek. O zaman bu tatsızlıkları da yaşamayacak. Ama ’Ben Youtube’m, ben Facebook’um, bana kimse karışamaz, ben dünyada faaliyet gösteriyorum’ derse, böyle bir şeye müsaade etmemiz mümkün değil. Herkes bu ülkenin kurallarına göre, faaliyetini rahatça, suç işlemeden, suç işlemeyi teşvik etmeden sürdürebilir. Keyfilik ayrı şeydir, keyfiliğe asla... Ama faaliyetini kurallar, yasalara uygun sürdürmek ayrı şeydir. Bunu yapanların başımızın üzerinde yeri var. Ama keyfilik yapanlar, bu ülkenin yasalarını, usullerini takmayanlar, saymayanlar hiç bağırıp çağırmasınlar. Ne zamanki otururlar bu ülkenin hukukuna gerekli sayıyı gösterirler, tabi olurlar o zaman onların da başımızın üzerinde yeri olur.'