Sansür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sansür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.02.2014

Torba yasayla 5651'de ne değişti?



Dün gece meclisten geçen torba yasamız hayırlı uğurlu olsun. Yeni düzenlemeler hayatımızda ne mi değiştirecek? Buyrun, özet kanzuk'tan gelsin:

"Eskiden siteye başvurulmadan içeriğin kaldırılması kararı verilemiyordu, uyar kaldır sistemi benimsenmişti, şimdi siteye başvurmak ek yük, adeta istisna haline geldi, doğrudan mahkemeye başvurulması esas alındı.

Eskiden içerik çıkartma kararı içerik/yer sağlayıcıya iletiliyordu, içerik kaldırılırsa ek yaptırıma gerek kalmıyordu, şimdi karar erişim sağlayıcıları birliği adındaki işi site engellemekten ibaret olan birliğe gidecek, sitenin ve/veya içerik sağlayıcının haberi olmadan url'ye veya domain'e (yani tüm siteye) erişim engellenecek.

Eskiden mahkeme kararı olmadan siteye/içeriğe erişimin engellenmesi durumları daha sınırlıydı, şimdi tib başkanı ve haliyle hükümetin her üyesi dilediğinde engelleyebilecek.

Eskiden içeriğin yayından çıkarılması (şimdiki url'ye erişim engelleme muadili) kararları kesinleşene kadar uygulanmıyordu, şimdi karar önce uygulanacak, fark eder de itiraz ederseniz ve olur da bozulursa uygulanması duracak.

Eskiden içeriğin çıkarılması için yer/içerik sağlayıcının 48 saat inceleme/karar verme süresi vardı, şimdi mahkeme yer/içerik sağlayıcının haberi bile olmadan karar vermiş olacak.

Eskiden ip adresleri ve diğer bilgiler savcılık/mahkeme kararı olmaksızın istenemiyordu, şimdi tib istediği yer/erişim sağlayıcısından dilediği (her türlü) bilgiyi talep ettiği an alacak. tib'in bu bilgileri ne kadar saklayacağı ve ne yapacağına dair hiçbir bilgi bulunmamakta.

Eskiden yer sağlayıcılarca ip adresleri 6 ay saklanıyordu, şimdi en az 1 yıl saklanacak.

Eskiden dns değiştirme veya başka imkanlarla engellenmiş içeriğe girilmesi mümkündü, şimdi erişim sağlayıcılara alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri alma yükümlülüğü getirildi."

Gördüğünüz gibi iyiye doğru değişen bir şey yok, yeni ve eskisinden çok daha etkili nurtopu gibi bir sansür mekanizmamız oldu. 

26.01.2014

Vagus.tv'ye "koruma tedbiri"

Gazeteci Serdar Akınan'ın kurduğu, muhalif yayınlarıyla geniş kitlerlere ulaşan, hem de onların sesi olan vagus.tv sansürlendi.

Amiyene tabirle çok rahat burası Türkiye "ya ne olacağıdı" diyebiliriz.
Geçmiş olsun Türkiye.

Bu İnternet sitesi (vagus.tv) hakkında İstanbul CBS'nin 16/01/2014 tarih ve 2012/656 sayılı kararına istinaden Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından KORUMA TEDBİRİ uygulanmaktadır. 


(The PROTECTION MEASURE has been taken for this website (vagus.tv) according to Decision Nr. 2012/656 dated 16/01/2014 of İstanbul CBS has been implemented by Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı.)



5.01.2014

Yine yeniden sansür #SansüreDurDe

Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba, iyi haberlerimiz yok malesef, yine yeniden, kaldığımız yerden sansüre karşı mücadeleye devam.




18 Aralık'ta Ak Parti milletvekili Zeynep K4rahan Uslu'nun twitter hesabından duyurduğu internet kullanıcılarının kişisel mahremiyetini hiçe sayan ağırlaştırılmış yeni sansür teklifi bu salı yani 7 Ocak 2014 tarihinde torba yasa kapsamında yürürlüğe girecek.


O tarihten itibaren Korsan Parti'nin başlattığı, herkesin katılımına açık olan bildiri bu gece itibariyle yayında. Aynen paylaşıyoruz.

İnternet Sansürü Bitmiyor, Artıyor!

İNTERNET SANSÜR KANUNU YENİLENEREK GELİYOR, HAZIR MISINIZ?

#sansuredurde

Hükümet, İnternet’teki sansür ve izlemeyi arttırmak adına, 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında  Kanun’u yangından mal kaçırır gibi değiştirmeye çalışmaktadır.
5651 Sayılı Kanun Değişince Ne Olacak? İnternet Sansürü artacak mı azalacak mı?
- Tüm sitenin değil ve fakat sadece “sakıncalı” içeriğin erişime engellenmesini yani sansürlenmesini sağlayacak URL adresi ve içerik tabanlı erişim engelleme geliyor.
- “Halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet ve bölge ayrımına dayanarak aşağılama” suçu  da artık site sansürleme nedenleri arasına giriyor.
- Hosting firmalarının günlükler tutarak ‘jurnalcilik’ yapacağı ve kullanıcıların izini süreceği bir düzenleme geliyor.
- Yeni erişim engelleme teknikleri ile engellenen sitelere DNS değiştirip girilemeyecek.
- Türkiye’de “hangi mekana gittim, ne yedim-içtim” bloglarından başka blog barınamayacak.
- Yeni sansür yasası hosting sektörüne zarar verecek, firmalar yurt dışına kaçacak.
- Erişim sağlayıcılar bir sansür birliğine dönüşecek.
- ‘Twitter belası’’ ve ‘Çirkin teknoloji Facebook’ daha kolay durdurulacak.
- Yurttaş gazeteciliği ve bağımsız haber siteleri darbe alacak.
İşte bu nedenle Korsan Parti olarak söz konusu yasa ile yasaya yapılacak değişiklikleri tanımadığımızı bildirmek amacıyla bir bildiri hazırladık. Bildirinin tamamını İnternet sitemizden okuyup destek olabilirsiniz.
Tüm bu değerlendirmelerimiz göz önüne alınmaz, kanunda gerekli iyileştirmeler yapılmaz ve gündemdeki değişiklik tasarısı yasalaşırsa; ilgili 5651 Sayılı Kanunu tanımadığımızı AİHM kararları, Anayasa uygulamamız ve evrensel hukuk kuralları ışığında ilan ediyor, Türkiye ve dünya kamuoyu ile mevcut Türkiye Cumhuriyeti hükümetini bu hususta uyarıyor ve bilgilendiriyoruz.
Aynı fikirde misiniz?

Neyse ki 2013 direniş ruhunu miras bıraktı. Şimdi bağırma zamanı, hazır sesimiz çıkıyorken. Aksi halde bu site yakında erişime engellenebilir


ekleme: şuradan da teknoloji yazarı M. Serdar Kuzuloğlu'nun Yeni internet düzenlemesi ne götürüyor? başlıklı, konuyla ilgili detaylı yazısına ulaşabilirsiniz.


2.06.2013

Taraflı basına boykot

 #occupygezi hakkında söylenecek çok şey var ama şimdi vakit yok çünkü zaman sokağa çıkma, haberleri yayma, tepki gösterme zamanı.
Ve direniş sadece sokaklarda değil. Oturduğumuz yerden de yapacak çok şey var. Göstericilere uygulanan şiddeti göz ardı eden, görmezden gelen, taraflı ve yalan haber yapan basına da direnmek gerek artık. 

Bu nedenle:

İstanbul'un göbeği Taksim'de, Beşiktaş'ta, Ankara'da, Adana'da, Eskişehir'de, İzmir'de ve daha pek çok şehrimizde yüzbinlerce vatandaşımız polis şiddetine uğrarken yayın akışında buna yer vermeyen, verdiğinde ise taraflı habercilik yapan yandaş medyayı kınıyoruz. Artık bu gazeteleri okumuyor, bu kanalları seyretmiyor, sitelerine tıklamıyor, telefonlarımızda onların uygulamalarına yer vermiyoruz. 
Twitter'da #medyaboykotu hashtagi ile tepkinizi gösteribilir, diğer tepkileri takip edebilirsiniz. 









21.03.2013

Scribd.com da engellendi.


Webrazzi'de yayınlanan haberi aynen aktarıyoruz. 

Ne yazık ki yine olumsuz bir haberle karşı karşıyayız. Bizim de sunum ve pdfleri paylaşmak için kullandığımız döküman paylaşım servisi Scribd.com‘a Türkiye’den ulaşım engellendi.
Bu sabah yavaş yavaş aktif olan engelleme kararı, embed edilmiş dökümanlar için de geçerli olmuş gibi görünüyor.

Dün gerçekleştirdğimiz Webrazzi Dijital konuşmacılarımızın sunumlarını biz de Scribd üzerinden sizlerle paylaşmıştık. Engelleme kararı yüzünden bu sunumlara da şu anda ulaşım mümkün değil. Ancak en kısa sürede başka bir servise taşıyıp sizlerle sunumları tekrar paylaşacağız. 
İstanbul 12. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 8 Mart’ta verdiği tarihli kararıyla engellenen Scribd.com’a şu anda TTNET ve Turk.net üzerinden bağlanmak mümkün olmuyor. Tahmin ediyoruz ki diğer İSS’ler için de durum çok farklı değildir.
Büyük ihtimalle yasaya aykırı belli bir dökümanın paylaşılması yüzünden engellenen siteye erişimin en kısa sürede açılacağını umuyoruz.

14.03.2012

Şakalar, komiklikler: tinyurl ve pastebin de engellendi

Gün geçmiyor ki internet sansüründe bir komikliğe, bir ağlam mı gülsem mi ikilemine imza atmayalım. Engelli Web'den aldığımız bilgilere göre taze sansürlenmiş 85 kadar site içinde tinyurl.com (url adreslerini kısaltmaya yarayan sevimli ve işlevsel bir site) ile pastebin.com (coder'ların işini hızlandıran ve kolaylaştıran bir site) da varmış.


Yani devlet babamız bize ne demek istiyor? Hangi bilgi çağı, ne interneti? icat çıkarma! otur oturduğun yerde, akıllı uslu televizyonunu izle.

"hayırlı" seyirler.

not: twitter'dan gelen bir söylentiye göre pastebin.com redhack adlı hacker gruba ait belgeler nedeniyle engellenmiş.

30.12.2011

Öteki sansür



Sansür herkesin kapısında dedik dedik, sansür yok dendi, çocukları koruyoruz dendi. Filtreler geçti, çocuklar güya koruma altına alındı, argümansa: "Canım, istemeyen filtreyi almaz, diğer paket normal" oldu. Sanki standart pakette sansür yokmuş gibi...

Porno sitelerin, müstehcenliğin sakıncalı ilan edilmesinin, kutsalıma dokunma'ların, "çocukları ve değerlerimizi koruma" adı altında yapılan engellemelerin nerelere gelebileceğini biz hep biliyorduk da bir türlü uyanmak istemeyen bir kitle var. Neyse ki o uyanmak istemeyen kitleyi bile uyandırmak için elinden geleni yapıyor büyüklerimiz.



Buyrun bugün aldığımız habere bakalım... İronik bir tesadüf eseri, İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin'in sanat-terör ilişkilendirmeli açıklamalarının birkaç gün sonrasında, bir sinema sitesi olan Öteki Sinema, site yazarlarından Onur Atay'ın "A Serbian Film" hakkındaki eleştiri yazısı nedeniyle TİB'den bir uyarı mektubu alıyor:


“…. sunuş biçiminden, bağlantı sağladığı içeriği benimsediği ve kullanıcının söz konusu içeriğe ulaşmasını amaçladığı açıkça belli ise genel hükümlere göre sorumludur. ”


Gerekçe bu, bir film hakkında yazmak bile suça teşvik olabiliyor, suç da ne derseniz, yine tabii "müstehcen"lik çünkü film yaşlanmış bir porno yıldızı hakkında. Durum bu olunca, site editörü de onca emek verdiği sitesini riske atmak istemediğinden yazıyı yayından kaldırıyor. Otosansüre hoşgeldiniz.

Şaşırdınız mı? Şaşırmadınız muhtemelen, alıştık çünkü bunlara. Bir film eleştirisi "müstehcen" bulunabilir, iki yetişkinin kendi rızalarıyla sevişmeleri suç sayılabilir, çevirmenlere dava açılabilir, sözlük yazarlarına hapis istenebilir. Burası Türkiye, olur bunlar. Sanatın terör olarak görülebildildiği bir ülkenin çocuklarıyız, şaşırmıyoruz bunlara, alıştık değil mi?

Ne fena.

Artık sadece internet siteleri değil; kitaplar, filmler, film eleştirileri aynı zihniyetle sakıncalı bulunuyor, mutlu musunuz? "Amaan en büyük derdimiz internet sansürü mü?" diyenlere, bunun internetle alakalı olmadığını, bir zihniyet meselesi olduğunu hep anlatmaya çalıştık. Bugün internete gelen sansürün, yarın her şeye gelebileceğini göstermeye çalıştık. İşte buyrun, o yarın burada. Sansür sadece o sizin sevmediğiniz, hiç bakmadığınız, pis, kötü, "öteki" sitelerde değil, sizin de kapınızda.

Ve alışmak, kanıksamak en büyük tehlike. O yüzden alışmayın. Sansürlenen yazı şu anda Facebook'ta paylaşıma ve okunmaya açık, siz de paylaşın, okuyun, yayın.

30.11.2011

Özgür Radyo'nun sitesi de filtreye takıldı



Filtre uygulamalarının ne kadar yanlış yönlere gidebileceğini biz biliyorduk, hep de söylüyorduk da "filtre kötü bir şey değil, çocukları korumak için, bir sakınca yaratmayacak, hem ne alakası var canım sansürle filan" diyenler görmeden inanmayacaklarmış demek ki. Buyrun bakalım, filtre paketlerinin henüz birinci haftası dolmadan Özgür Radyo Haber Editörü İlden Dirini'den bize ulaşan bir haberi paylaşıyoruz:


"Kamuoyunun tepkilerine rağmen 22 Kasım'dan itibaren filtreli İnternet uygulaması başlatıldı. İç çamaşırı ve prezervatif markalarını filtreyen BTK Özgür Radyo'nun İnternet sitesi de engelledi.

İnternete yeni sansür olarak yorumlanan ve seçimlerin keyfi biçimde yapılacağına dikkat çekenlerin haklılığı daha ilk günden ortaya çıkmıştı. BTK'nın Aile filtresine iç çamaşırı ve prezervatif markalarının siteleri takılmıştı. Yoğun tepki üzerine bu siteler filtreden çıkarıldı. Ancak çok sayıda site filtreli. Filtre engeline takılan sitelerden biri de RTÜK anketlerinde binlerce radyo arasında en dinlenen 13. radyo olan Özgür Radyo'nun İnternet sitesi. Özgür Radyo Haber Editörü İlden Dirini engellemeyi guvenlinet.org/tr/domain_sorgula.html adresinde yaptığı sorgulama sonrasında fark ettiğini söyledi.


Bugün BTK'yı arayarak filtre sorunun dile getirdiklerini söyleyen Dirini kendilerine siteniz hukukçularımız tarafından inceleniyor yanıtının verildiğini söyledi. Dirini, "Sitemizin hangi gerekçe ile engellendiğini sorduğumda, BTK yetkilisi inatla bir engellem yok inceleniyor yanıtını verdi" dedi. Birçok radyo sitesini sorgulattığını ve bunlarda filtre olmadığını gördüğünü söyleyen Dirini, "BTK yetkilisine bu durumu anlatıp bizim sitemizi niye filtreye dahil ediyorsunuz diye sorduğumda ise yanıt verilmedi" şeklinde anlattı. Israrlı soruları karşılığında yetkilinin "Zaten çok az kişi seçti efendim çocuk profilini. İyi yapmışsınız sorgulatarak. Hukukçularımızın önünde görünüyor. Bugün incelerler" dediğini anlattı.


Radyolarının muhalif bir çizgide olduğunu söyleyen Dirini, "Her ne kadar filtre kullanımı opsiyonel olsa dahi Özgür Radyo'nun sitesinin çocuk filtresi kapsamına alınması vahim bir durumdur. Şimdi çocuklarımız daha mı güvenli oldu? Otoritenin keyfi kontrolünde oluşturulan filtre sistemi ve veritabanları ancak bir sansür uygulaması olarak yorumlanabilir" dedi.

Dirini BTK'ya yazılı bir başvuru yapacaklarını ve filtreleme nedenlerinin kendilerine bildirilmesini isteyeceklerini de belirtti."


Güncelleme: Yeni aldığımız bilgiye göre, yaklaşık bir saat sonra, yapılan görüşmeler sonucu Özgür Radyo filtreden çıkarıldı. Bilgi edinme hakkı çerçevesinde, sitenin engellenme gerekçeleri öğrenilmeye çalışılıyor.

19.10.2011

1985'deki Bukowski'den 2011'deki Palahniuk'a...

Memleketimizde, dünyaca ünlü yazarların kitaplarına soruşturma açılır, basılmamış kitaplar toplatılır, siteler erişime engellenir, filmler kesilir, yasaklanırken; 1985'te yazılmış olsa da, bugün okumanın gayet yerinde olacağı bir mektuba dikkatimizi çekti friendfeed'den Ayşe Çavdar.

Olay şöyle: Charles Bukowski, bir okuyucusundan 1985'te Hollanda'nın bir kütüphanesinden  bir kitabının kaldırıldığı yönünde bir mektup alıyor. Buna verdiği cevap aşağıda, daha detaylı bilgi ise "Letters of Note" isimli blogda, yani şurada.



Metni hızlıca Türkçe'ye çevirmeye çalıştım, hatalarım varsa affola: 

Sevgili Hans van den Broek,

Nijmejen Kütüphanesi’nden kitaplarımdan birinin kaldırıldığını haber veren mektubunuz için teşekkür ederim. Kitabım siyahlara, kadınlara ve eşcinsellere ayrımcılık yapmakla itham edilmiş. Sadist olmak için sadist olduğu söylenmiş.

Ben en çok mizah ve gerçekler konusunda ayrımcılık yapmaktan korkarım.

Eğer siyahlar, kadınlar ve eşcinseller hakkında kötü şeyler yazıyorsam, bunun sebebi benim tanıştıklarımın öyle olmasıdır. Hayatta “kötü” çok – Kötü köpekler, kötü sansür; hatta “kötü” beyaz adamlar bile var. Tek fark, ben “kötü” beyaz adam hakkında yazınca, onlar bundan pek şikayet etmiyor. Bunun yanı sıra, “iyi” siyahlar, “iyi” eşcinseller ve “iyi” kadınların da var olduğunu söylememe bilmem, gerek var mı?

Bir yazar olarak çalışmalarımda, sadece gördüklerimin fotoğrafını kelimelerimle çekmeye çalışırım. “Sadistlik” hakkında yazıyorsam, bunun sebebi sadistliğin var olmasıdır. Bunu ben icat etmediğim gibi, eğer yazılarımda korkunç davranışlardan bahsediyorsam, bunun da sebebi yaşamlarımızda böyle şeylerin oluyor olmasıdır. Ben şeytani bir kötülüğün yanında değilim, eğer gerçekten öyle bir şey var ise. Yazdığım her davranışı onaylıyor olmadığım gibi, sırf yapmış olmak için çamurlu sularda oyalanıyor da değilim. Ayrıca, çalışmalarıma karşı çıkan insanların, sevgi ve umuttan bahseden kısımları görmezden gelmelerini de ilginç buluyorum çünkü böyle kısımlar da var. Günlerim, senelerim ve hayatım iniş ve çıkışlarla, karanlık ve aydınlıklarla dolu. Sürekli olarak, sadece aydınlığı anlatsam ve diğerinden hiç bahsetmesem, bir sanatçı olarak yalancı biri olurdum.

Sansür, kendilerinden ve başkalarından bazı gerçekleri saklamak isteyenlerin aracıdır. Korkuları, kendilerinin gerçekle yüzleşme konusundaki beceriksizliklerinden kaynaklanır sadece. O insanlara öfke duymuyorum. Sadece derin bir üzüntü hissediyorum. Yetiştirilişlerinde bir yerlerde, varoluşumuzun gerçeklerine karşı bir kalkan altına alınmışlar. Bir çok yön varken, sadece bir yöne bakmaları öğretilmiş.

Kitaplarımdan biri hedefe konup, yerel bir kütüphanenin raflarından kaldırıldığı için cesaretim yıkılmıyor. Hatta bir anlamda, düşünmeyi bilmeyen derinlikleri uyandıracak bir şeyler yazabildiğim için gurur duyuyorum. Ama üzülüyorum, evet. Başka birilerinin kitabı sansürlendiğinde üzülüyorum çünkü o kitaplar büyük çoğunlukla harika kitaplar oluyor, sayısı çok az olan harika kitaplardan ve seneler içinde klasiklik mertebesine ulaşmayı da başarıyorlar, bir zamanlar şoke edici ve ahlaksız diye nitelenen, şimdilerde ise üniversitelerimizin mecburi okuma listelerinde yer alan o kitaplar…

Benim kitabımın o kitaplardan olduğunu da söylemiyorum, sadece bu zaman diliminde, şu anda, pek çoğumuz için son an olabilecek bir anda yani, hala aramızda küçük, buruk insanların, cadı avcılarının ve gerçeği reddedenlerin yer alması çok ama çok üzücü diyorum. Ancak; onlar da bize ait, onlar da bütünün bir parçası ve bugüne kadar onlar hakkında yazmadıysam, belki de yazmalıyım, hatta belki de burada yazdım bile ve bu kadarı yeter.

Hep beraber iyileşmemiz dileğiyle,

Charles Bukowski

5.09.2011

Özgür Uçkan Akşam Gazetesi Röportajı -tam hali

28 Ağustos tarihli Akşam gazetesi röportajının kesintisiz hali.

Akşam Gazetesi Hafta Sonu Eki – Görüş / Dr. Özgür Uçkan

A. - 22 Ağustos düzenlemeleriyle ilgili bayağı bir haber çıktı ancak durum belirsizliğini koruyor gibi görünüyor. Bazı değişiklikler, ek düzenlemeler bekleniyor mu?

Ö.U. -Durum ciddi bir şekilde belirsizliğini koruyor. Biliyorsunuz, BTK 22 Şubat 2011 tarihinde, dört profil (Çocuk, Aile, Yurtiçi, Standart) üzerinden merkezi bir filtre uygulaması kararını “İnternetin Güvenli Kullanımı” adıyla yayınladı. Kararın 22 Ağustos’ta yürürlüğe girmesi gerekiyordu. Bu arada, 22 Ağustos’a çok az bir süre kala, 4 Ağustos 2011’de, ilk kararı revize eden ve profil sayısını ikiye (Çocuk ve Aile) indiren, 22 Ağustos – 22 Kasım arasında İnternet Hizmet Sağlayıcılara yönelik bir test süreci konumlayan, bu filtre profillerinin içeriğinibelirleyecek bürokrat ağırlıklı bir kurul kurulmasını öngören bir taslak karar daha yayınladı. Bu taslak kararı 10 gün süreyle kamuoyunun görüşüne açtı (bu 10 günün neredeyse yarısı hafta sonu tatillerine denk getirildi). Başta Alternatif Bilişim Derneği (ABD), Linux Kullanıcıları Derneği (LKD), İnternet Teknolojileri Derneği (İNETD) ve Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak gibi uzman hukukçular olmak üzere bir çok kişi ve kuruluş görüş gönderdi. BTK bu görüşlerin değerlendirmeye alınıp alınmadığını, nihai kararın resmi olarak neye benzediğini açıklamaya tenezzül etmeden test sürecinin başladığını açıkladı. Bu açıklamayı da resmi olarak değil, BTK Başkanı’nın ağzından, şifahen yaptı. Şimdi, hukukçulara göre, resmi olarak ilkini ortadan kaldıran herhangi bir karar yayınlanmadığına göre, 22 Şubat tarihli resmi kararın yürürlüğe girmiş olması gerekiyor. BTK Başkanı Tayfun Acarer’e bakarsanız, taslak kararda sözü edilen test süreci başlamış bulunuyor! Bırakın öngördüğü işleyiş süreçleri hakkında şeffaf davranmayı, hukuken ciddi davranmayı bile beceremeyen bir kurumla karşı karşıyayız. Biz herhangi bir hukuk devletinde olması gerektiği gibi, milyonlarca internet kullanıcısını ilgilendiren bir konuda, hukuki, resmi, açık seçik ve gerekçeli bir şekilde yayınlanmış bir karar görmek istiyoruz. Kurum başkanlarının ve bir takım bürokratların şifahi açıklamaları kimseyi tatmin etmiyor ve etmek zorunda da değil... Yani evet, durum fena halde müphem. Neyi nasıl kimin test ettiğini bile bilmiyoruz. Kamuoyunda infial yaratan ve ciddi bir şekilde protesto edilmiş bulunan, uluslararası kuruluşların kınadığı ilk kararlarını aylarca cengaverler gibi savunduktan sonra niçin böyle bir değişikliğe gidildiğini açıklamak da kurumun görevidir. Ciddi hukuk devletlerinde böyle yapılır. Sonuçta internet bu bürokratların babalarının malı değil. Vergilerimizi harcayarak, bizi temsil edenlerin atamalarıyla bir takım işler yapıyorlar. Açık, şeffaf ve hesap verebilir olmalarını beklemek en doğal hakkımız.


A. - 22 Ağustos’ta yeni durumun denemesine geçildiğini öğrendik; bu aradan geçen kısa zamandaki gözlemleriniz nasıldır? Genel olarak mekanizma nasıl işliyor?

Ö.U. - Anlaşıldığı kadarıyla, internet hizmet sağlayıcıları BTK’nın öngördüğü merkezi filtre sisteminin denemelerini yapıyorlar 22 Ağustos’tan beri. Hemen hemen tüm internet kullanıcılarını etkilediği anlaşılan, sosyal medyada çok sayıda kişinin yakındığı genel bir yavaşlama, internet kesintileri dışında henüz bir şeye tanık olmadık. Zaten olmamız da gerekmiyor. Çünkü sistem henüz kullanıcılar düzeyinde değil, işletmeciler düzeyinde test ediliyor. Filtre sisteminin gerek içeriği gerekse teknik işleyişi konusunda çok sayıda kuşku var, ama süreç şeffaf olmadığı için henüz hiç bir şey bilmiyoruz. Sadece duyumlarımız var. Endişe verici duyumlar. Bu arada BTK’nın taslak kararında “filtre” sözcüğünün hiç geçmemesi de ilginç. Bir “güvenli internet”tir tutturmuşlar. Bu terim internetin güvenli kullanımını, yani ağ saldırılarından, virüslerden, solucanlardan vb. Korunan güvenli interneti çağrıştırıyor, ama BTK’nın lügatında “güvenli internet”, “sansürlü internet” veya “sınırlı internet” anlamına geliyor. Şubattan bu yana halkla ilişkiler konusunda bir kaç şey öğrenmişler anlaşılan. Ama bir iletişim profesyoneli, sözcükleri saklayarak anlamlarından kaçamayacaklarını söylemeli onlara. Sonuçta, ister dört ister iki profil öngörsünler, BTK’nın kafasındaki temiz internet, müphem bir tek tip ahlak dayatmasından başka bir şey değil. “Bizim çocuklar Google’da porno diye arıyorlar, bulduklarını engelliyoruz”, veya “toplantıda sunum yaparken birden bire porno çıkıyor” diyen bürokratların yönettiği bir kurumdan bekleneceği üzere, engellemeye çalıştıkları öncelikle porno siteler. Ama “porno”nun, daha doğrusu “müstehcen”in bizim hukuk sistemimizdeki anlamı son derece belirsiz ve keyfe göre yorumlanabilecek bir şey olduğundan, bu porno tanımına dünyaca ünlü yazarların klasikleri, gay-lezbiyen grupların iletişim platformları, cinsel hastalıklarla ilgili bilgilendirme siteleri, milyonlarca dolara satılan çağdaş sanat örnekleri vb. de giriveriyor. 2007’de çıkartılan 5651 sayılı internet sansür yasası uyarınca BTK bünyesinde kurulmuş Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) zaten bir tür “muzır kurulu” gibi çalışıyor. Bu arada sadece kafalarındaki porno tanımına uyan siteleri engellemekle kalmıyorlar. Çok sayıda politik aktivizm platformu, muhalif site, alternatif medya yayını da onlar için “tehlikeli” kategorisine giriyor ve hukuksuz, yani keyfi bir biçimde bunları da engelleyiveriyorlar. 2008’den beri BTK ve TİB tarafından merkezi bir biçimde internet kafelere dayatılan filtre sistemlerinin içeriği geçtiğimiz aylarda sızdı. Aralarında hakkında herhangi bir yargı kararı bulunmayan, tümüyle yasal çok sayıda muhalif yayının da bulunduğunu dehşetle fark ettik. Yani merkezi filtre sistemi devlete hukuksuz bir biçimde sansürleme imkanı tanıyor. İşte bu yüzden devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının her durumda sansür olduğunu düşünüyoruz. 22 Kasım’dan sonra da söz konusu iki profili seçenlere farklı davranacaklarını düşünmek için bir neden yok. Kafalarındaki “temiz aile” profili neyse, ona göre canlarının çektiğini engelleyecekleri bir sınırlı internet yaratacaklar.


A. - Bazı haberlerde sansürün hafifletildiğini, isteyenin eski sistemde devam edebileceğini okuduk. Sansürle, bu filtrelerle hiç muhatap olmadan interneti kullanmaya devam edebilecek miyiz?

Ö.U. Gerek Anadolu Ajansı çıkışlı bazı haberlerde, gerekse BTK Başkanı Tayfun Acarer’in şifahen açıklamalarında, ısrarla, yeni durumda sadece aile ve çocuk profili olacağını ve sadece isteyenlerin bu profili kullanacaklarını, profil seçmeyenlerin eskisi gibi internete girmeye devam edeceklerini söylüyorlar. Bu arada Sayın Acarer bir adım daha ileri giderek bir önceki kararı “sansür” diye niteleyenlerin “pardon” demesi gerektiğini de söylüyor. Biz Sayın Acarer’e “pardon” demek istiyoruz, ama sonunda bir soru işaretiyle... Madem bir önceki kararları sansür değildi ve öyle olmadığını aylarca savundular, o halde niçin kararlarını değiştirdiler ve herkesi merkezi bir şekilde bir profile sokmak ısrarından vaz geçtiler? Sayın Acarer, sorumlu bir yönetici olarak önce bu soruya cevap vermelidir. Bu geri adımın arkasında ciddi kamuoyu baskısının, sokak protestolarının, demokratik zorun ve uluslararası toplumun tepkisinin bulunup bulunmadığını açıklamalıdır. Daha sonra, hukuki geçerliliği olup olmadığı bile belli olmayan bu yeni taslak kararlarına yönelik olarak getirilen eleştirileri yanıtlamaya başlamalıdır. Madem ki kamuoyundan görüş istediler, o halde görüşlere cevap vermeye zahmet etmeliler, öyle değil mi? Gelelim, 22 Kasım’dan sonra bir şeyin değişip değişmeyeceğine... 22 Şubat kararında en fazla tepki toplayan iki konu vardı:

1) İnterneti sadece yurt içinde barındırılan içeriğe mahkum eden, yani küresel internetin doğasına aykırı Yurtiçi Profili; ve

2) Herhangi bir filtre profili seçmediği halde zorla Standart Profil adında bir sisteme dahil edilen, internet davranışları fişlenecek, ancak yine de hali hazırdaki ağır sansürlü internetimize girmeye çalışacak internet kullanıcılarının durumu...

Yeni taslak karar bu iki profili kaldırıyor. Ama, acaba öyle mi? İçeriğini devlet eliyle hazırladığınız, merkezi olarak uyguladığınız bir filtre sistemini işletebilmek için, yine merkezi bir sisteme ihtiyaç duyarsınız. Bu tip filtre sistemlerini dayatan Çin ve İran gibi ülkeler böyle yapıyorlar. Bunun için de, giderek daha çok ağır mahremiyet ihlalleriyle anılan DPI (Deep Packet Inspection) gibi ağ denetim, gözetim ve dinleme teknolojilerinden yararlanırsınız. BTK’nın iki yıldır, “Ulusal Network İzleme Merkezi” (UNİM) adı altında bir proje yürüttüğünü ve bu projede DPI başta olmak üzere çeşitli ağ dinleme ve kontrol teknolojilerini kullanmayı planladığını biliyoruz. Hukuksuz dinleme, gözetleme ve fişleme skandallarının gündelik olay sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Şimdi, ben bütün bu bilgilerden sonra, sırf yeni kararda “standart profil” sözcükleri yer almıyor diye, hepimizin bir arayüzden geçirilerek internet davranışlarımızın fişlenmeyeceğine ne diye inanayım? Karşımda hukukun üstünlüğü gereği şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir bir kurum olsaydı, inanırdım. Ama BTK ve TİB iki yıldır daha kaç tane siteyi neden engellediği bilgisini bile kamuoyu ile paylaşmaktan kaçınıyor. Üstelik bilgi edinme hakkı uyarınca usulüne göre yapılmış başvurulara rağmen (Bu konuda TİB’e karşı açılmış bir dava halen sürüyor). Şimdi biz internet kullanıcılarının mahremiyetini hukuksuz bir biçimde ihlal edip etmediğini mi açıklayacak? 22 Kasım’da yürürlüğe girecek filtre sistemlerinin içeriğinin paylaşılmayacağı da açıkça belirtilmiş kararda. İşin bir başka boyutu daha var: Bugüne kadar başta 5651 sayılı yasa uyarınca sansürlenen siteler olmak üzere hemen hemen bütün engellemeler “çocuğun ve ailenin korunması” ile açıklanıyordu. Şimdi madem merkezi filtreleriyle ve gönüllü başvurularla koruyacaklar çocukları ve kafalarındaki aile profilini, o halde 60.000’den fazla site bu profillere girmeyen kullanıcılar için neden hala sansürlü kalıyor? Madem böyle dahiyane bir çözüm buldular, kaldırsınlar o zaman sansürü “terbiyesiz” yetişkinler için... Ama elbette bu konuda da tıs yok. Filtre istemeyen “eskisi gibi” girecekmiş internete. Ama o internet zaten ağır bir biçimde sansürlü!


A. - Siz filtre uygulamasının gerekçelerini mantıklı buluyor musunuz? Neyin, hangi içeriğin sansürleneceği kısmı yeterince açık mıdır? Kimler karar verecek buna? Bu iş dünyada nasıl yapılıyor?

Ö.U. - Merkezi filtre uygulamasının gerekçelerini hiç bir biçimde mantıklı bulmuyorum. İçeriği devlet tarafından hazırlanan, yine devlet eliyle merkezi bir biçimde uygulanan her filtre sistemi benim için sansürdür. Sadece benim için değil, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) nezdinde de sansürdür. Bu saydığım mevzuatın her birinde devlet olarak imzamız bulunuyor vesöz konusu hakların korunmasını başta anayasa olmak üzere iç hukukunuza uyarlamakla yükümlüyüz. Önce Birleşmiş Milletler, Sonra da Avrupa Parlamentosu internet erişimini üçüncü kuşak bir insan hakkı olarak tanıdı ve sözleşmelerine ekledi. İlgili raporlarda devletin dayattığı merkezi filtrelemenin sansür olduğu açıkça belirtiliyor. AGİT, geçtiğimiz Temmuz’da yayınlanan bir raporunda, Türkiye’yi organizasyona üye 56 ülke içinde “devlet eliyle merkezi internet filtrelemesine kalkışan ilk ve tek ülke” olarak niteleyerek kınadı. Dolayısıyla BTK’nın 22 Şubat kararı, Sayın Acarer’e “pardon?” yaparcasına uluslararası toplum tarafından “ağır sansür” olarak tescillenmiş bir karardı. Yeni ve yürürlükte olup olmadığı meçhul kararlarında sadece iki profilin isteğe bağlı olarak konumlanmış olması da durumu pek değiştirmiyor, sadece biraz hafifletiyor. Devlet hala filtre içeriğini kendisi belirlemekte ve merkezi olarak uygulamakta diretiyor. BTK’nın yeni kararında sansür olarak nitelenebilecek bir başka boyut daha var. Bu sistemde abonelik sahibi, çocukların yanı sıra hanedeki diğer yetişkinlerin de internet erişimini tamamen denetleyebilecek. Kararı abone verecek, sansürün içeriğini ise devlet belirleyecek. Bu da kısmi ve örtülü bir sansürdür. Ayrıca ticari kaygılarla BTK’nın kara listesine girmemek ve beyaz listesinde yer almak için içerik üreticiler oto sansür uygulayacaklar. Devlet eliyle merkezi filtre hak ve özgürlükler ile ilgili apaçık bir ihlaldir... Dünyada filtre uygulayan çok sayıda ülke var. Ama Çin, İran ve Suudi Arabistan dışında hiç bir ülkede bu filtre içerikleri devlet tarafından belirlenmiyor. Filtre sistemleri internetin kendisi gibi dinamik olmak zorunda. Bunun için yeni teknoloji, akıllı tanıma sistemleriyle donatılmış yazılımlar kullanılıyor, filtre içeriklerini elle girmek zaten abesle iştigal. Kullanılan bu profesyonel yazılımların içeriği de şeffaf ve sivil toplum kuruluşları tarafından sansür kaygısıyla sıkı bir biçimde denetleniyor. Dünya filtreyi böyle uyguluyor. Bizimkiler, “filtre içeriğini ben yaparım, hangi siteleri engellediğimi sana söylemem, beyaz listeme girmek için bana başvurup benden icazet alırsın, kimseye sormadan her türlü uygulamamda da değişiklik yaparım” diyorlar. Bunu diyen ülkeler belli: Çin ve Büyük Ateş Duvarı, İran ve “Helal İnternet”i, Suudi Arabistan ve sıkı denetimi... Üstelik işin ironik bir yanı da var: Bu saydığım ülkeler bile interneti denetlemekte giderek daha az başarılı oluyorlar. Bugüne kadar yüzde yüz başarılı bir filtre programı görülmemiştir ve bundan sonra da görülmeyecektir. Ebeveynlerinin tersine internetin içine doğmuş yeni kuşaklar bu sistemleri aşmayı bileceklerdir. Ebeveynler de BTK’nın filtresine güvenip çocuklarını başı boş bırakırlarsa, işte asıl tehlike o zaman ortaya çıkacaktır. BTK filtresinin garantisini verebiliyor mu? Ortaya çıkabilecek zararların hesabını nasıl verecek? Benim de küçük bir kızım var ve asla onu BTK’ya güvenip de internete başıboş salmam. Çocuklarını korumak ailelerin sorumluluğundadır, BTK’nın değil. Bu konuda katkıda bulunmak istiyorsa, BTK hepimizin vergilerinden toplayıp yarattığı ve zahmet edip de nereye harcadığını söylemediği “Evrensel Hizmet Fonu”ndan bir kaynak ayırır, internet hizmet sağlayıcılara aktarır, onlar da hali hazırda zaten sundukları akıllı tanıma sistemli profesyonel uygulamaları isteyenlere ücretsiz sunarlar ve çocuklar da BTK’nın bürokrat kurullarının elle yapacağı kadük filtreleme sitemlerine kıyasla çok daha iyi korunur. Çocukları internetin zararından korumak teknik değil sosyal bir konudur, bir bilinçlenme mevzusudur. Öncelikle ailelerin eğitilmesi gerekir. Dolayısıyla BTK aynı fondan kaynak ayırıp ailelere yönelik eğitim programları başlatabilir ve buna sivil toplum da akademisyenler de seve seve destek verir. Ama kafada otokratik bir tek tip aile ve sansür gibi kullanışlı bir iktidar aygıtı varken bu dediklerimi yapmaları zor tabii. Ama bilsinler ki, sene 2011 ve sansür artık eskisi kadar kullanışlı bir aygıt değil. İnternet ise doğası gereği küresel, açık, sınırsız, etkileşimli ve gayrimerkezi...


Bu ropörtajı beğenenler buraya da imza attılar: Türkiye: İnternet sansürüne hayır!

2.12.2010

Sansürlüyorum ama bir sor, neden?

İnternet fantastik bir yer. Orta dünya gibi. Bilmiyorsan yapacak bir şey yok. Duyduklarınla idare edeceksin. Fakat internet hakkında duyulanlar da pek iç açıcı değil. “Fatma’nın kızı internetten tanıştığı adamla buluşmaya gitmiş, adam bunu kaçırmış.” Ya da “Millete ağzına gelene söylüyorlar.” Şeklinde duyumlar dört tarafınızı sarıyor.

İnternetle ilgili karar verenlerin internetten en anlamayanalar olmasından ötürü mevcut durumumuz da ortada. Sağımız solumuz engelli site doldu. Elimi attığım yer engelli siteye çarpıyor. Belki ben elimi başbakanlığın sitesi gibi elit mekanlara atmadığım için olabilir. Girmek istediğim porno siteler genelde engelli.

Porno demişken. Gelin (gelmeyin aslında oturduğunuz yerden okuyabilirsiniz) şu sansürü savunanların argümanlarına bir bakalım.

Porno ne arar la internete?

Porno mu? Çok ayıp. Duymamış olayım. Duymasam da izlerim ama. O ayrı. O candır. Her neyse. Porno yasak değil. Çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini engelleyeceğine de inanmıyorum. Fiziksel nasıl engelleyecek zaten. Çok mastürbasyondan oğlanın şeyinin derisi mi yüzülecek. Bütün dünyanın üzerinde hemfikir olduğu konular hariç (hayvan istismarı, çocuk istismarı) pornoyu yasaklayamazsınız. Pardon yasaklayabilirsiniz. Çıkarırsın yasa yasakların. “Öpüşmeyin, sevişmeyin. Ağzınızı kırarım” dersin. Nitekim zabıtalar parklarda dolaşıp el ele tutuşanları uyarmıyor mu? Onu da yaparsın ama saçma olur. Yavrum, evladım, 18 yaşın üstündeki iki insan sevişirken bunu kaydedip internette dağıtıyorsa (üzerine maaş alanlar var, valla) bundan sana ne. Yorumlarım bu kadar. Hadi hayırlı işler.

İnternet Zararlı!

Sen daha zararlısın aslında. Ama neyse. Evet, canım internet senin hoşuna gitmeyen fikirlere sahip birçok insanın toplanıp (beş kişi yan yana yürüyünce polis durdururdu eskiden, piyuu) bu fikirleri daha da geliştirerek yaydığı bir ortam olduğu için zararlı. Yürü git.

Bu arada şunu da söylemeliyim. Bilgisayar kullanmak için uğraşmanız gerekir. Araba sürmek için ehliyet almanız gerektiğini kabul ediyorsunuz da bunu mu etmiyorsunuz! (Hoca da durur mu yapıştırmış lafı.) “Ay şekerim virüs falan olmasın” diyorsanız bilgisayar gibi her şeyi yapabilen bir aleti bırakıp iPad gibi “verdiğimizle idare et” aletlerine yönelin.

Anamıza Bacımıza Küfrediyorlar!

Oturduğum (ve osurduğum) yerden ahkam kesmek çok rahat olsa da bu konunun çetrefilli olduğunu itiraf etmek zorundayım. Benim için Ekşi Sözlük’te “çok saçma salak konuşur” deseler hoşuma gider mi? Kendime soruyorum, cevap vermeyin. Gitmez. Ama bu konuda bir şey yapamam. Yapabileceğim en mantıklı şey, bunu neden yazdıklarını düşünüp bu fikirlerinden vazgeçirmek için uğraştırmaktır. Kusura bakmayın canlar. Bir hakimin hakaret saymayacağı her şey internette de küfür değildir. “Allah belasını versin” küfür değildir. “Bu hükümetin Allah belasını versin” de haliyle küfür olmuyor. (Yazar burada korkarak seslenmiş aslında.)

Gerçekten hakaret olduğunu düşündüğünüz bir şey varsa siteye yazın. Kaldırsınlar. Kaldırmazlarsa dava açın. Aç aç aç.

Bir de şu var. Bakın mesela ben evimde eşimle konuşurken başbakan hakkında "sayın başbakan" şeklinde konuşmak zorunda değilim. "Lan bu adam da bir gitse de kurtulsak" diyebilirim. Bana kimse kalkıp da "olm sen ne biçim konuşuyorsun" diyemez. Sana ne derim. Hukuki bir sorumluluğum da olmaz. Ama blogum da benim kişisel bir alanım sayılır mı? İstediğimi yazabilir miyim ve burada küfür etmeyi üslup sayıp yırtabilir miyim?

Youtube Vergi Vermiyo Yaaaaaa! :(

Bak hala konuşuyor. Amazon'dan kitap aldım. Kitabın parasını verdim, kargonun parasını verdim. Kitap elime ulaştı. Sana da para verecek miyim? Hayır. Bu da öyle. Youtube'da gösterilen reklamlar internette gösterilen reklamlardır. O reklamlardan vergi alabilmek için o reklam verenin de reklamı yayınlayanın da senin ülkende ticaret siciline kayıtlı tüzel kişilikler olması lazım. Öyle mi? Değil. İnternet dediğin şey senin misakı milli sınırlarından geniş. Kusura bakma.

Benim televizyonumda CNN ya da BBC izlerken orada gördüğüm reklamlar var. Ben internette gezerken gördüğüm reklamlar var. CNN ya da BBC size vergi ödüyor mu ki internettekiler ödesin? Sus.

Bütün bu yazdıklarım sorunları görmekten gelmek için değil. Sorunlar var. Engellemek o sorunları da engellemiyor. Aslında, engellemek sorunları görmezden gelmek. Yukarıda yazdıklarım, sorunları bahane edip konuşma ve fikirleri yayma özgürlüğünü de kısıtlamaya çalışanları hedef alıyor.

İnternetteki sorunların temeli internetin kendisi değil. Teknoloji asla sorunun kendisi olmadı. Sorunların temeli insan. Elinizdeki malzeme insansa, ortaya ne çıkacağını asla göremezsiniz. IRC’den forumlara, forumlardan Facebook’a, Facebook’tan sosyal medyaya geçtik de ne oldu? Aynı mal yine mal. IRC’deki seksi_boy_34m forumlarda devam etti. Oradan Facebook’a geçti, kanlı canlı fotoğrafıyla kimliğinde yazan adıyla mal olarak hareket etmeye devam etti. Friendfeed’te açtığı hesap ile “cCc yakarız satanistleri cCc” yaparak yaşamını sürdürüyor. Aradan geçen süre 7-8 yıl. Mal, mal olduğu sürece üyeliğini forumlardan sosyal medyaya taşıması bir şey değiştirmiyor.

Kusura bakmayın canlar, malın mal olduğunu sohbet ederken bir saatte anlayabiliyorken, internet sayesinde kolaylıkla fark edilebiliyor. Olay bu. İnternet kötü değil. Sadece orada saçmalıklarımızı sokaktaki kadar gizleyemiyoruz.

16.07.2010

internet sokağa çıkıyor!


Sansürlenen internet daraldı. Sokağa çıkıyor! 17 Temmuz 2010 Cumartesi saat: 17.00'de Taksim Meydanı'nda buluşup İstiklal Caddesi Üzerinden Galatasaray Meydanı'na kadar yürüyeceğiz! Sansürsüz internet isteyeceğiz.

Taleplerimiz şunlar:

"Bizler, internet kullanıcıları olarak; Bilgi Çağına uymayan hukuk kurallarını kabul etmiyoruz: Devlet kurumları tarafından son zamanlarda izlenen Internet politikasının aleni sansür olduğunu biliyoruz. 5651 sayılı kanun ile baskılayamadıkları internet kullanımını hukuk dışı alengirli çözümlerle kontrol etmeye çalışan zihniyeti artık dinlemek istemiyoruz!

Bizler, 6.000’den fazla web sitesi ebediyen erişime engellenmişken, ve bu sayı günden güne artarken artık susmayacağız. Temel hak ve özgürlüklerimize müdahale niteliğindeki uygulamalar karşısında sessiz kalmayacağız.

Bizler, vatandaşların ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı engellenemez mantrasıyla internette biraraya geldik ve çözümü sokakta arıyoruz. Ulaştırma Bakanı’nın, BTK, ve TİB’in geçtiğimiz ay içinde keyfi sansür uygulamaları ile kamuoyunu yanlış bilgilendirmesini ve Türk Internet Sansür Sistemi’nin altyapısını oluşturan 5651 Sayılı Kanunu protesto etmek, vatandaşlara hukuka aykırı uygulamaları anlatmak ve gerçeklerle buluşmak için 17 Temmuz günü saat 17.00’da Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Meydanı’na yürüyoruz. Biz yürürken, minik kelebekler bizimle beraber uçacak.

SANSÜRSÜZ İNTERNET İSTİYORUZ!"

26.06.2010

RTÜK sansürü: Yazar Sevan Nişanyan’ın ifade özgürlüğüne katlanamayan RTÜK, HaberTürk’ün Teke Tek programına yayın durdurma cezası verdi!



Bu kısaltmayı daha sık duymaya alışın: RTÜK... Gerçi bu kurum geleneksel, ana akım medyanın “denetimi” ile memur edildiği için adı sık sık “sansür” sözcüğü ile yan yana gelir. Ama yakında faaliyetlerini internette de hissetmeye başlayacağız. Bu bakımdan son vukuatını sizlerle paylaşalım istedik. Çünkü internette de farklı davranmayacak. Dahası, devlet bununla da yetinmeyecek. Tüm iletişim alanının sansürleneceği günleri de görebiliriz!


Bu ortamda internet sansürü ile ilgili yazılar okumaya alıştınız. Bu kez farklı bir sansürden, ülkemizde köklü br geçmişi bulunan basın ve haber alma özgürlüğü ihlalinden söz edeceğiz. Aslına bakarsanız bu sansür türü internet sansürlerinden özde farklı değil. Sansürün tezahür etme biçimi farklı sadece. İnternet sansürü, diğer sansür biçimleriyle aynı yerden, aynı baskıcı zihinsel yapıdan ve yönetim şeklinden besleniyor.

Bu ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün en kolaylıkla çiğnendiği alandır basın ve haber alma özgürlüğü. Basına uygulanan sansürün ağır bir tarihi vardır. Basın özgürlüğü yasalarla güvence altına alındıktan sonra da bu ihlalller durmamıştır. Basın hala tam anlamıyla özgür değildir. Tehdit edilen, tutuklanan, hapse atılan, hatta öldürülen gazetecilerin, medya mensuplarının durumu göz önünde tutulduğunda, sansür hafif bile kalır. Bütün bunları biliyorsunuz.

Çok değil, daha bir hafta önce Express Dergisi yazarı İrfan Aktan, yazdığı bir yazı için Terörle Mücadele Kanunu’na dayanılarak suçlandı ve 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Derginin genel yayın yönetmeni Merve Erol da ağır para cezasına. Bu sadece son örnek. Kabarık bir sicile sahibiz. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2009 raporuna göre Türkiye basın özgürlüğü bakımından “en kötü elli ülke” arasında.

Dün, "Radyo Televizyon Üst Kurulu” (RTÜK), Fatih Altaylı'nın hazırlayıp sunduğu Teke Tek programında yazar Sevan Nişanyan'ın Ermeni soykırımına dair düşüncelerini gerekçe göstererek HaberTürk televizyonuyla ilgili yayın durdurma cezası verdi. RTÜK 16 Haziran'da aldığı ve 21 Haziran'da da tebliğ ettiği kararında, program konuklarından Nişanyan'ın sözlerinin "Türkiye Cumhuriyeti'ni küçük düşürdüğünü" iddia ederek "eleştiri sınırlarının aşıldığını savundu.RTÜK'ün kararının gerekçesi olarak, moderatör konumundaki Fatih Altaylı'nın yerine Nişanyan'la tartışmak üzere stüdyoda bulunan Yusuf Halaçoğlu'nun yanıt vermesini gösteriliyor.

Basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün, haber alma özgürlüğünün açık ihlali anlamına gelen bu karar, bir siyasal sansür örneği. Sorun yeni RTÜK yasasının basın özgürlüğünü ihlal etmesinden kaynaklanıyor. RTÜK’ün kararla ilgili gerekçesi ise akıllara ziyan: Moderatörün görevini resmi tezlerin savunusuna indirgemeye çalışan, alternatif görüşlerin dile getirilmesine katlanamayan, bu görüşlerin program yöneticisi tarafından susuturulmasını talep eden bir karardan söz ediyoruz (Karar metni).

Medyanın bu karara isyan etmesi gerekirdi. Çünkü bu bir yetki aşımı olmanın da ötesinde, Türkiye’nin sansür tarihinde yeni bir aşamaya işaret ediyor. Bundan böyle hiç bir şey medya için aynı olmayacak. Zaten çok kötü olan koşullar daha da ağırlaşacak basın özgürlüğü bakımından. Ama ana akım medyamızdan gerçek bir protesto beklemek biraz fazla iyimserlik olur, farkındayım.

Şimdi gelelim, konunun internet sansürüyle ilgili kısmına... Yine bu blogda şöyle bir yazı yayınlamıştım:"Türkiye'de internet sansürünün kısa tarihi... ve mümkün geleceği!" ... Yazıda, Ulaştırma Bakanlığı’nın telekomünikasyon sektöründen sonra tüm bilgi teknolojileri sektörünün ve elbette internetin denetimini ele geçirmek için yürüttüğü operasyondan söz etmiştim.. Bakanlığın bu operasyonunun son aşamasını Haziran 2010 başında hepimizi mağdur eden “Google Skandalı” ile yaşadık.

Aynı yazıda, söz konusu operasyonun aslında tüm iletişim alanını kuşatmaya yöneldiğini, buna geleneksel medyanın da dahil olduğunu yazmıştım. Bunu söylerken, gerekçem, adı değiştilip Bilgi Teknolojileri Kurumu yapılan TK’nın bağımsızlığını kaybedip Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanması ve bünyesinde internet denetiminden, iletişim izleme ve dinlemeden sorumlu Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) kurulmasından sonra, RTÜK’ün de Bakanlığa bağlanacağı öngörüsüydü. Nitekim haklı çıktım; bu durum RTÜK Kanunu ile birlikte işlerlik kazanmaya başladı. Çok yakında Ulaştırma Bakanlığı, adını Ulaştırma ve İletişim Bakanlığı’na çevirirse hiç şaşırmayın. Geçen yüzyılda bu tür aşırı bütünleştirici bakanlıklara “Propaganda Bakanlığı” diyorlardı. Şimdi teknoloji çağında yaşadığımız için, propagandaya “altyapı” da dahil!

RTÜK Bakanlığa bağlanırken, geleneksel yapısında da değişikliğe gidecek. TİB ile kuracağı yakın ilişki bunun başlangıcı. Bakanlık “vizyoner” davranıp, RTÜK’ü internet medyası, özellikle de görsel-işitsel internet medyası için bir denetim, gözetim ve sansürleme birimine dönüştürmeyi amaçlıyor. RTÜK, artık radyo ve televizyonun yanı sıra, elektronik ortamda gerçekleşen radyo ve televizyon yayınlarını (elbette IPTV’yi de) denetleyecek! Yani BTK ve RTÜK el ele, TİB de ortada, tüm iletişim alanını denetleyecekler, gözleyecekler ve müdahale edecekler. Yani sansürleyecekler. Bununla da yetinmeyecek, ağır para ve hapis cezalarıyla yayınları tamamen susturmaya çalışacaklar. Şimdi yerel medyaya yaptıkları veya belli ana akım gruplara yapmaya çalıştıkları gibi.

RTÜK’ün bu son sansürü, kurumun alıştığımız ahlak bekçiliğinden (Aşk-ı Memnu vb.) farklı olarak açık bir şekilde siyasal sansür alanına giriyor. Bu ilk de değil. Sadece daha fazla göz önünde ve sorunlu RTÜK Kanunu’nun dolaysız bir sonucu. Tıpkı 5651’in ahlak bekçiliğinin yanı sıra siyasal sansür sonucunu da yaratması gibi. Buna Terörle Mücadele Kanunu’nu, Medeni Kanun’un keyfi bir şekilde uygulanabilecek hakaret ile ilgili maddelerini ve Sonbaharda çıkması beklenen, Sarkozy’nin HADOPI yasasından apartma yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu da eklerseniz, karşı karşıya kalacağımız tablonun vehameti daha açık bir şekilde ortaya çıkar.

İnternette, ana akım medyada, yerel basında, herhangi bir ortamda yayınlanacak her şey izlenecek, denetlenecek ve sansürlenecek.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı, basın ve haber alma özgürlüğü, özel hayatın, yani mahremiyetin korunması hakkı, bütün bu hak ve özgürlüklerin özünün istisnasız hepimiz için tehdit altında olacağı günler yaklaşıyor; dolayısıyla onları savunmaya başlamanın tam sırası!

Artık basın özgürlüğü size uzak bir alan olmaktan çıktı. Yeni teknolojilerle, hepiniz birer medya yayıncısınız. Devlet de size öyle davranacak. Basına nasıl davrandığına bir bakın, fikir edinirsiniz.

Haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkmazsanız; devletinizi, bireyi devlete karşı hukukla koruyan bir hukuk devleti olmaya zorlayamazsınız. Bunu yapamazsanız asla bir hukuk devletinde yaşamayazsınız. Size aklı ermeyen ergen mumamelesi yapan paternalist bir devlete mahkum olursunuz.

İnternet hak ve özgürlüklerin son cephesi olabilir. Ama diğer cepheleri tamamen terk ederseniz, orada da yenilirsiniz.

İçeriğine bakmadan, kimden, hangi gerekçeyle gelirse gelsin, sansüre her ortamda karşı durmak zorundasınız. Ona karşı ilkeli bir duruş sergilemeden sansürden kurtulamazsınız...

“Gerçekliğin çölüne hoş geldiniz”...

9.06.2010

Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı?


Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor... Bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de internet kullanıcılarının neredeyse tamamı Google hizmetlerine erişimde yaşanan kaos yüzünden büyük bir sıkıntı yaşadı. Türkiye’de internet toplam olarak yavaşladı, ağırlaştı, saç baş yoldurdu. Kullanıcılar, Google Docs’da bulunan dosyalarına erişemediler; Google Analytics kullanan bütün sitelere erişimde sorun çıktı, siteler sonsuz döngülerde kayboldu; Google Calendar üzerinde randevularını, katılacağı etkinliklerin kaydını tutanlar kayboldu; Google Code çalışmadığı için geliştiriciler sorun yaşadı; yoğun bir biçimde kullanılan ve Türkiye gibi ülkeler için vazgeçilmez hale gelen Google Translate çalışmadı; Google Groups ile proje geliştiren, haberleşen, etkileşimde bulunan gruplar seslerini kaybetti; Google Scholar kapsamındaki eğitim kaynakları erişilemez hale geldi; Google Sites ve Google Blog’da bulunan binlerce blogla bağlantı kesildi; Gooogle Photos’a fotoğraflarını, görsel malzemelerini yükleyenler, Google Images’da görsel arayanlar sıkıntı yaşadı; haber kaynaklarını, blogları Google Reader’la takip edenler boş bir sayfaya bakakaldı; Google’ın arama motoru tam randımanlı çalışmadı; Gmail gitti geldi, milletin yüreğini hoplattı... Youtube’dan bahsetmiyorum; o zaten engelli...

Sosyal ağlarda, önce “ne oluyor, Google mı çöktü, kablo mu koptu” tartışmaları başladı; sonra internet hizmet sağlayıcılara gelen e-posta metinleri ortama düştü: “Değerli Müşterimiz, 3 Haziran 2010 tarihinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan firmamıza iletilen karar sebebi ile Google'a ait bazı IP'lere hukuksal nedenlerden dolayı erişim engellenecektir. Erişimi engellenen IP’ler dolayısıyla, Google’ın bazı uygulamalarına erişememe ya da yavaşlık yaşanması beklenmektedir. Bu engellemenin muhtemel etkileri içerisinde; - Google web sitesine erişimde sorun yaşanması - Reklam vb. analiz verisi için web sitelerinde Google analytics, Google maps gibi Google uygulamalarını kullanan portal veya web sitelerinde erişimlerin yavaşlaması, - Google Toolbar yüklü bilgisayarlarda bazı sitelere yavaş erişme, - Web siteleri dahilinde “google search” kullanan alan adlarına erişimde yavaşlama, - Firmanıza ait Google uygulamalarıyla entegre ya da Google Search’ a dayalı bir takım uygulamalarınızın bu erişim kısıtlamasından etkilenmesi söz konusu olabilecektir.”

Bu haberi takiben, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) bu sefer de Google’ı mı engellediği tartışılmaya başlandı, ortam hararetlendi. Erişim engelleme istatistiklerini bile yayınlamaya tenezzül etmeyen TİB, her zamanki gibi internet kullanıcılarından bir açıklamayı çok gördüğü için, doğal olarak, komplo teorileri de dahil, çok sayıda yorum ortalılıkta uçuşmaya başladı. Google’ın internet kullanımına ne kadar entegre olduğu ve bu durumun bireysel ve kurumsal tüm internet kullanıcılarını etkilediği düşünülürse, oluşan infiali doğal karşılamak gerekir.

Haberler sosyal medyadan geleneksel medyaya taşınca, TİB’den bazı bilgiler önce “seçilmiş” medya kuruluşlarına sızdırıldı, infial dinmeyince de resmi bir açıklama geldi mecburen: “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ankara, 04.05.2010 Bazı basın yayın organlarında, hakkında erişim engelleme tedbiri uygulanmamış google gibi kimi alan adları/web siteleri ve hizmetlerinin erişimlerinin engellendiği yönünde yapılan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Tarafımızca tesis edilen işlem, kamuoyunun yoğun gündemini oluşturan İnternet adresleriyle ilgili olmayıp, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 no’lu kararı gereği erişimi engelli olan,http://www.youtube.com İnternet adresine ilişkin IP adreslerinin güncellemesinden ibarettir. Sonuç olarakhttp://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan İnternet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketlerin elinde bulunmaktadır.”

Uzun uzadıya anlatmak yerine, TİB’in açıklamasını gördüğümde Friendfeed’de yazdığım yorumu aynen buraya yapıştırayım: “TİB, zaten bildiğimiz şeyi söylemiş: ‘Ben Google'ı değil Youtube'ı engelledim. Ama aklım başıma yeni gelip bakalım bir de IP bazlı engelleme yapayım dediğim için elime yüzüme bulaştırdım, arada Google servisleri de kaynadı. Ama bundan Google suçlu. Benim uluslararası hukuka ve kendi anayasama bile aykırı olan 5651 sayılı yasama uyarak yaptığım bu engellemede Google elimi kolaylaştırıp Youtube'a istediğim zaman engelleyebileceğim tek bir IP atamıyor! Google suçlu, çünkü tüm uluslaarası toplumun dalga geçtiği sansür yasama saygı göstermiyor’... demiş. (mealen :)”

Aslında bu yazıyı ne olup bittiğini anlatmak için yazmıyorum. Hepiniz olup bitenleri gayet iyi biliyorsunuz. Ben bunları yazarken sorun hala çözülmüş değil. Çoğunuz sıkıntı yaşamaya ve içinizden rahmet okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazının asıl amacı, bu skandalın (artık bu olayla ilgili olarak “Google Skandalı” kod ismini kullanacağım) yarattığı hareketlenmenin, Türkiye’de internet sansürü karşısında oluşan toplumsal muhalefet için bir “eşik etkisi” yaratıp yaratmayacağını sorgulamak.

Bunu sorgulamamın tek nedeni sadece infialin boyutları değil; sorunun kaynağı olan TİB’in şimdiye kadar sadece resmi açıklamalarla ve hükümet üyelerinin söylemleriyle yetinirken, bu kez kendisini savunmak için daha önce kullanmaya pek yeltenmediği PR araçlarını devreye sokması. Başbakan’ın (bir kaç kez tekrarladığı için dil sürçmesi olarak yorumlanamayacak) “otosansür” talebi ve Ulaştırma Bakanı’nın “bu ülkeyi Google mı yönetecek?” çıkışından söz etmiyorum. Bu tür söylemlere alıştık.

“PR araçları” derken son günlerde okuduğum bazı haberleri ve açıklamaları düşünüyorum (Yok, Başbakanla buluşup “otosansür” taleplerini ciddi ciddi dinleyen “internet habercileri”nden de söz etmiyorum!). Burada vereceğim örneklerin kalemlerini veya sözlerini “TİB’e adadığını” filan söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın! Ama bu sözlerin sahiplerinin gerek TİB gerek bünyesinde yer aldığı BTK -Bilgi Teknolojileri Kurumu-, gerekse yazılarımda sık sık sözünü ettiğim, 5651 sayılı sansür yasası kapsamında kurulmuş bulunan, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu ile kurumsal ilişkilerinden dolayı bu soruna pek de nesnel yaklaşamadıklarını gözlemliyorum; hatta iyimser bir tahminle “yanlış yönlendirildiklerini” düşünüyorum. Bu örnekleri aktarmadan önce, TİB açıklamasındaki maddi hatayı da ortaya koymam gerek: Google Skandalı’nı yaratan, Google’ın IP’lerle oynaması değil. Google servisleri zaten bir IP havuzu kullanıyor, bu IP’ler dinamik olarak belli servislerle ilişkileniyor ve bunlar sürekli değişiyor. Bu Google’ın yürüttüğü uluslararası operasyonun teknik bir parçası (“Reverse IP” vb. teknik ayrıntılara hiç girmiyorum, ama internette dinanik IP kullanımından ve bir IP’nin aynı anda bir çok siteye hizmet vermesinden daha doğal bir şey olmadığını belirtmekle yetineyim). Yani, “bir şey yapan” Google değil, TİB. TİB Mayıs ayı sonunda Youtube yasağı ile ilgili olarak, DNS yerine IP temelli erişim engelleme sistemine geçiyor; sorunu yaratan da bu. (Üstelik burada EEKA sunucuları denilen ve Türkiye’nin yurtdışı internet çıkış noktalarına yerleştirilen, tam olarak ne yaptığı bilinmeyen bir takım sunucular vasıtasıyla bu bloklamanın yapıldığı söyleniyor. Bu yöntem sadece erişim engellemeye değil, iletişim dinlemeye ilişkin bir mekanizma olduğu kanısını uyandırıyor, ki bu konudaan bağımsız olarak sorgulanması gereken, vahim bir durum. Bu, şu anda bir dava konusu)

Mesela, Füsun S. Nebil imzalı, sahibi olduğu Türk.internet.com’da yayınlanan “Google, YouTube Erişim Engellemesini Aşıyor mu?” başlıklı haberi, resmi açıklama yayınlanmadan bir gün önce okudum. Haberin özü, tam da TİB’in sonradan gelen açıklamaları gibi suçu Google’da aramamızı öğütlüyordu. Haber, Google’ı “şaşırtmaca taktikleri” kullanarak engellemeyi delmekle suçluyor, hatta Youtube’un “Türk hukuku ile olan sorununu çözmek yerine” “yasağa aptalca bir şekilde takılmış durumda” olduğunu ilan ediyordu! Ulaştırma Bakanlığı’nın Youtube ve Google ile ilgili komplo teorilerini andıran açıklamalarını düşünerek haberi Friendfeed’de paylaştım. Füsun Nebil, 2001‘deki RTÜK saçmalığından beri bu konularla ilgilidir. O dönemde kurulan İnternet ve Hukuk Platformu’nda bir süre birlikte de çalıştık. Kendisini, son olarak Ankara Barosu ile birlikte düzenlediği, yargı mensuplarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarından da katılımın olduğu iddialı “Kartepe Çalıştayı’ndan hatırlayanlar olacaktır (Bu konuda BThaber’de yazmıştım: “Kartepe Kriterleri”). Nebil, hala nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığım bir biçimde İnternet Kurulu’nun da bir üyesidir. (Anlıyamıyorum, çünkü kendisi bir sivil toplum kuruluşunu temsil etmiyor. Medyayı temsilen orada olduğunu varsaysak, bu kez başka bir medya temsil edilmediği için durum yine anlaşılmıyor. Çok da önemli değil, bu bir “danışma kurulu” ve kimleri davet edeceği Ulaştırma Bakanlığı’nın bileceği iş.) Neyse, sonuçta, bu “haber”i haberci olarak mı yoksa Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu’nun bir üyesi olarak mı yazdığını anlamak isterdim. Resmi açıklamadan önce bazı bilgilere ulaşırken yanlış yönlendirildiği olasılığını saklı tutarım.

“İnternet Kurulu”nu, bilişim STK’larını ehlileştirmekten başka bir işlevi olmadığı için çok eleştirmiştim (örneğin: “İnternetin MGK’sı!”). Eleştirilerimde yanlız da değildim. Benden önce Yurtsan Atakan bu kurul üyelerini topa turtmaya başlamıştı. Nitekim Kurulun etkileri şimdi daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Google skandalı sonrası medyada “Türkiye Bilişim Derneği Başkanı” sıfatıyla Turhan Menteş’in açıklamaları talihsiz bir bağlamda yer aldı: "Ortada başka bir sorun var. Gözden kaçıyor. YouTube ve Google Türkiye'de muhatap istiyor mu, istemiyor mu? Bu kısmını ben çok merak ediyorum. Türkiye'nin tek sorunu muhatap bulamaması. Bunu çok samimi olarak söylüyorum. YouTube'un birçok ülkede temsilciliği varken, Türkiye'de bulunmuyor. Sorunun uluslararası alanda çözümünün bulunması lazım. Türkiye'de tek başına bu sorunun çözülmesi mümkün değil. Onun için de muhatap bulunması gerekiyor. Türkiye'de bu sorunun çözümünü istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Sorun bu." Ben, TBD’nin bir üyesiyim. Menteş’le ve diğer TBD üyeleriyle birlikte yıllarca internet sansürüne karşı mücadele ettik, toplantılar düzenledik, yayınlarda bulunduk. Sansürden yana olmadığından eminim. O yüzden bir dahaki sefer, böyle bir zamanda, böyle bir açıklamayı TBD başkanı değil İnternet Kurulu Başkanı sıfatıyla yapmasını tercih ederim (Evet, Menteş, İnternet Kurulu’nun da başkanıdır). Bu açıklamayı Google’un vergi borcuna istinaden Ulaştırma Bakanı’nın söylediklerine ve Youtube engellemesini vergilendirmeye bağlamaya çalışmasına dair yapmış olduğu ihtimalini saklı tutarım (Bu durumda da dezenformasyona kurban gitmiş olur ki, TBD gibi bir sivil toplum kuruluşunun başkanına sansüre karşı çıkmak duruken vergi hesabıyla uğraşmayı hiç yakıştıramam, orası başka). Ancak, kendisi, 5651 sayılı sansür yasasının “yer sağlayıcı” olarak tanımlanan uluslararsı platformları da “faaliyet belgesi” almaya, ofis açmaya zorlamanın hukuki bir meşruiyeti olmadığını en az benim kadar bilir.

Son örneğim ise bunların arasında en talihsiz olanı. “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü" Yrd. Doç. Dr. Leyla Keser Berber'in NTV kanalında yaptığı, TİB’in yanıltıcı açıklamasını destekleyen, Google’ın bu konuda TİB tarafından “uyarıldığını” söyleyen, sorumluluğu tamamen Google’ın IP politikasına yükleyen konuşmasıydı. Kendisi bu açıklamayı bir hukukçu, istelik bu alanda önde gelen bir kurumun (bu arada Merkez YÖK onayı ile Enstitüye dönüşmüş durumda) direktörü sıfatıyla yaptığı için, yarattığı dezenformasyon etkisi daha büyük oldu. Gerek bu kurumun Danışma Kurulu üyelerinden biri, gerekse Keser’in bir dostu olarak ben kendisinin TİB tarafından teknik konularda yanıltıldığını düşünüyorum. Muhtemelen BTK’daki bağlantıları, onu Google’ın Youtube engellemesini aşmak için bir IP oprasyonu çevirdiğine ikna etmiştir. Onun da sansüre tamamen karşı olduğunu biliyorum. Bu konuda yaptığı çok değerli çalışmalar var. Ama konuşmasından edindiğim izlenim, Google’ın bile isteye sırf TİB’i zor durumda bırakmak için IP politikasını değiştirdiği yönündeydi. Oysa bunun doğru olmadığını, IP bloklamayı TİB’in denemeye başladığını, skandalın da buradan çıktığını biliyoruz. TİB muhtemelen Google’a bir uyarı metni göndermiştir, ama Keser de bu tür bir metnin uluslararası hukuki geçerlilği olmayacağını gayet iyi bilir.

Başka örnekler de verilebilir. Ama önemli olan, TİB’in ve Bakanlığın kendi kurumsal ilişkilerini, “kriz iletişimi” amaçlı olarak, üstelik yanıltıcı bir biçimde kullanmış olması. Google skandalının kendilerine nasıl bir zarar vereceğini tahmin etmiş olmalılar. Aslında bu zararı çok da iyi hesaplayamadıklarını düşünüyorum. Çünkü skandalın Türkiye’ye, ülke ekonomisine, kullanıcılara ve elbette hak ve özgürlüklere verdiği zarar o kadar büyük ki! Elbette bu zararın bir kısmını paylaşmak zorunda kalacaklar.

Ben bu satırları yazarken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TV kanallarında bir açıklama yapıyordu. Açıklaması daha önce de sürekli tekrar ettiği belli argümanlar üzerine kuruluydu (bu arada “milli ekonomi” ve “vergi” düğmelerine de basmayı ihmal etmedi elbette!). Yukarda sözünü ettiğim yanıltıcı bilgileri de verdi ve Google’ı IP operasyonlarıyla Youtube yasağını aşmaya kalkmakla suçladı; TİB’in hiç bir şey yapmadığını sorunun Google’dan kaynaklandığını savundu (ki böyle olmadığını, TİB’in IP temelli engellemeyi “denemeye başladığını biliyoruz); akabinde gelen teknik sorulara ise cevap vermedi. Kanalların bu açıklamayı “internet yasakları” banner’ıyla duyurması, Google Skandalı’nın en azından otoriteler için belli bir eşik aşımını temsil ettiğini göstermesi bakımından ilginçti.

Ulaştırma Bakanı'nın açıklaması ile ilgili olarak tek bir şey söylemek yeterli: Sırf yer sağlayıcı bir platform diye, Youtube’un Türkiye’de faaliyet belgesi almaya ve ofis açmaya zorlanması, Türkiye dışında hiç bir ülkenin hukukunda yoktur. Hangi ülkede ofis açacağı tamamen şirketin kendi kararıdır. Kaldı ki, Bakanın sözünü ettiği gibi Youtube’un yirmiye yakın ülkede “temsilciliği” bulunmamaktadır. Youtube, Google grubuna bağlı bir kuruluş olarak Google ofislerini kullanmaktadır. Bakan ve TİB yetkilileri, muhtemelen Youtube’un bazı ülkelerin alan adı uzantısıyla ve o ülke dillerinde yayınladığı “anasayfa” ve kullanıcı arayüzlerini temsilicilkle karıştırmaktadır. Engellemeden bu yana Bakan Youtube’dan sadece Türkçe bir ayna site yapması ve bunu Türkiye’deki sunucular üzerinden yayınlamasını talep etmektedir. Böylece elde edecekleri bir “hayalet site”yle istedikleri gibi oynayabileceklerini düşünmektedir muhtemelen. Kuruluş bunu kabul etmemekte tamamen haklıdır, çünkü böyle bir talebin uluslararsı hukukta karşılığı yoktur (Çin örneğini aklınıza getirmeyin, oradaki sorunun çok farklı olduğunu söylemekle yetinelim. Ayrıca Türkiye Çin değil!) Dolayısıyla, “Google bizi saymıyor” açıklamaları sadece tribünlere oynamaktan ibaret. Bu skandalla yanlızca hak ve özgürlüklerimize değil milli ekonomiye de büyük bir zarar verilmiştir ve bu zararın tek sorumlusu Hükümet ve ilgili otoritelerdir. Bu hukuk skandalının orta yerinde “ama Google da vergi vermiyor” tarzı cümleler kurmak ise belki insanların kafasını karıştırmaya yarayabilir; ama hukuken yok hükmündedir; çünkü iki durum arasında hukuki hiç bir bağ bulunmmaktadır. Neyse ki şimdilik vergi borcu yüzünden erişim engelleyecek kadar abartmadık! Üstelik, hükümetin akıllıca bir zamanlamayla Google’a tahakkuk ettirdiği 30 milyon TL.lik vergi borcu (ki çok tartışılır bir operasyondur), bu son yaşananlar dolayısıyla TİB’in Türkiye ekonomisine verdiği zararın yanında devede kulak kalır. Yani neresinden bakarsanız bakın, hükümet yanlış hesap yapmaktadır!

Google’sızlığın Türkiye ekonomisine bir aylık maliyeti, şu sırada alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, bilimsel yöntemlerle, ekonometrik modeller kullanılarak hesaplanıyor. Bu çalışmanın sonuçları çok yakında duyurulacak. Başta KOBİ’ler olmak üzere şirketlerin ücretsiz Google hizmetlerini kullanarak sağladığı yarardan, analytics sorunu nedeniyle yurtdışı hosting firmalarına göç etmesi kaçınılmaz firmaların internet sektörüne vereceği zarara, gmail ve diğer doğrudan iletişim kesintilerinin kullanıcılar ve şirketlere kaybettirdiği ilişki, müşteri ve itibar kaybından şirketlerin analytics nedeniyle yaşadığı sonsuz döngüye giren web sitelerinin yaratacağı zarara çok sayıda parametre devreye giriyor. Oldukça yüksek bir meblağdan söz ediyoruz. (Bu çalışmanın Google’ın internetle ne kadar entegre olduğunu ölçmemiz için bize bir fırsat da sunmasından dolayı TİB’e teşekkürlerimizi de ayrıca ileteceğiz...) Bu olayın Türkiye’ye kaybettirdiği itibarın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi bedelini ise öngörmek zor değil. Bu skandalı kınayan uluslararası kurum, kuruluş ve medya organlarına her gün bir yenisi katılıyor. Bu boyutta bir hasar yarattığınızda, kırdığınız kolun yen içinde kalmasını bekleyemezsiniz...

Şimdi, baştaki soruya geri dönelim: Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde bir dönüm noktası, bir eşik deneyimi, hadi abartalım, bir “paradigma dönüşümü” yaratır mı? Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor...
Ne oldu? Bilgi sosyal medyaya düşer düşmez insanlar kulak kesildi. Medyada haberler çıktıkça bu dinleme hali yoğun bir tartışmaya dönüştü. Şimdiye kadarki engelleme haberlerinde bu kadar yoğun bir katılım görmemiştik. Çünkü bu sefer, istisnasız her internet kullanıcısı kendisini ilgili hissetti. Çok farklı görüşler de dile getirildi elbette. Uygulamayı savunanlar da vardı. Bu doğal. Daha çok “kurumsal” platformlardan gelen, “aman anlaşsınlar da kimse mağdur olmasın (biz de işimize devam edelim)” tarzı çıkışlar da vardı. Bu da çok doğal. Kurumsal, sektörel bakışın her zaman her yerde böyle bir boyutu vardır, zararlı da değildir; en azından sorunu dürüstçe saptamaktan çekinmediğinde. Ama büyük bir çoğunluk, açık seçik bir biçimde olarak tepkisini otoritelere yöneltti. Sağlıklı bir gelişme...

Şimdi, bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Bazı yenilikler var: Mesela dijital ajanslar “İnternet Geleceğimizdir” başlığıyla sansüre karşı bir bildiri yayınladı. Şimdiye kadar şirket gruplarını kapsayan böyle bir hareket pek görmemiştik. Ekşi Sözlük kullanıcıları kendi içlerinden dışarıya doğru bir hareket başlattılar. Hareketlerin siber mekandan sokağa çıkması, gerçekliğe genişlemesi gerektiği konusunda (neredeyse) bir fikir birliği oluştu. Bobiler sansüre karşı bir yürüyüş başlattı. Netdaş, Sanüresansür ve Korsan Partisi oluşumu yeni bir ivme kazandı. İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği, TİB’e karşı yürütmeyi durdurma davası açtı ve suç duyurusunda bulundu. Cyber-rights hareketinin kurucusu ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz ve insan hakları hukukçusu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, TİB’e itiraz dilekçesi verdiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, İsveç Korsan Partisi skandal uygulamayı kınadılar. OpenNet Initiative olayı duyurdu. Wikipedia’nın ingilizce versiyonundaki “Türkiye’de sansür” maddesi zenginleşti. Çok sayıda yabancı medya kuruluşu ve internet yayını skandalı duyurdu. Türkiye ile “Google sansürü” etiketleri kaçınılmaz olarak yapıştı ve Çin’in ardındaki boş sırayı kaptık! (Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nın son raporu da AB tarafında durumumuzun nasıl göründüğünü zaten net bir şekilde ortaya koyuyor. 2009 İlerleme Raporu da Türkiye’yi Youtube engellemesi yüzünden uyarmıştı.) Bu arada bir başka yenilik de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, üstelik Twitter hesabından, Youtube engellemesini eleştirmesi oldu...

Şimdi hep beraber bir ortak platform yaratmayı, hak ve özgürlüklerimizi daha yüksek sesle talep etmeyi konuşuyoruz; bir araya geliyoruz, tartışıyoruz; hukukun her eve lazım olduğunu farkediyoruz; yeni eylem tarzlarını, demokratik zorun yeni biçimlerini keşfediyoruz.

Bütün bu kıpırtılar umarım yeni bir şey doğurur. Umarım bütün bunlar bir doğum sancısdır. Çünkü karın ağrısıysa, her şey normale döndüğünde (çünkü hep döner), aslında hiç bir şeyin normal olmadığını unutursak...

İşte o zaman bari “aramızdan birinin” uyarladığı biçimiyle şu çok eski bilgeliği hatırlayın:

“en son ip bloklandığında, en son dns engellendiğinde, beyaz adam dns değiştirmenin kurtuluş olmadığını anlayacak.”